30 Nis 2014


Manevi duygularımızın coştuğu, ibadet etme şevkimizin arttığı, kulluk bilincimizin hassaslaştığı,
Allah-ü Teâlâ’nın (c.c.) lütuf ve ikramının bollaştığı, ecir ve mükâfatının kat, kat arttığı mübarek üç aylara
girmenin sevinç ve mutluluğu hepimizi sarmış bulunuyor. Ne mutlu biz Muhammed (s.a.v.) ümmetine ki,  Allahü Teâlâ, diğer ümmetlerden farklı olarak bizlere manevi atmosferi yüksek, az ibadetle çok derece elde edebileceğimiz bazı özel aylar, günler ve geceler vermiştir.
Bu özel aylarda, günlerde ve gecelerde yapılan ibadetlerden elde edilen ecir ve sevaplar, diğer ümmetlerin uzun yıllar boyu geceli gündüzlü yaptıkları ibadetlerden elde ettikleri ecir ve sevaplara eşdeğerdir ve hatta onlardan daha üstün derecelere haizdir. Mademki bu kadar değerli bir zaman dilimi içerisine girmiş bulunuyoruz, o halde bu özel zamanları çok iyi değerlendirmemiz gerekir. Bu mübarek ayları, günleri ve geceleri tembellik edip gafletle geçirmek, bir mü’min için zarar ve ziyandan başka bir şey değildir. Bu şu duruma benzer ki; bir tüccar ürününü pazarlarken, o ürün hangi ayda, hangi mevsimde, hangi özel günde daha iyi bir bedele satılacak onu iyi biliyor ama tembellik edip o ürünün satış mevsimini kaçırıyor. Hal böyle olunca da, zarar ve ziyana uğraması kaçınılmaz oluyor. Sevgili kardeşlerim! Biz bu tembel tüccar gibi davranmayalım ve bu özel zamanları gafletle geçirmeyelim. Regâib, Miraç, Berat ve Kadir gecelerinin de içinde bulunduğu bu mübarek üç aylar çok değerli aylardır. Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şerifinde; "Recep Allah'ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ise ümmetimin ayıdır" buyurmuşlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu aylara kavuştuğunda, yani Recep ayı geldiğinde çok sevinir ve bu aylara kavuşturduğu için Allahü Teâlâ’ya (c.c.) şöyle dua ederlerdi. 
"Allahumme bârik lenâ fi Recebe ve Şa'ban ve belliğnâ Ramazan"
"Allah'ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır". Âmin!
Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bu duayı çokça yaptığı gibi ümmetinin de yapmasını istemişlerdir. Üç ayların ilki olan Recep ayı girdiğinde bu duayı sıkça yapmaya gayret edelim. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz diğer aylardan daha çok Recep ayına, Recep’ten daha çok Şaban ayına, ondan daha çok da Ramazan ayına önem verir, bu aylara daha fazla özen gösterir, bu aylarda daha çok ibadet eder ve âhiret havasına girerlerdi.
Bu ayların ilki olan Recep ekme ayı, Şaban sulama ayı, Ramazan ise hasat ayıdır. O halde tembellik etmeyip, Recep ayında bol, bol ekim yapmalıyız, ekimini yaptığımız bu ürünü Şaban ayında bol, bol sulamalıyız ve bakımını yapmalıyız ki, Ramazan ayında hasadımız bol ve bereketli olsun. Üç aylar geldiğinde diğer aylardan farklı olarak yapılacak şeylerden bir kaçını sıralamaya çalışalım. Bu aylar dua ve tövbelerimizin kabul edilme ümidini daha fazla hissettiğimiz aylardır. O yüzden bol, bol dua ve tövbe ve istiğfar etmeliyiz.
Bol, bol Kur'an-ı Kerim okumalıyız, okuyanları dinlenmeliyiz, hatim okumaya başlamalıyız. uygun mekânlarda verilen Kur'an ziyafetlerine katılmalıyız. Peygamber Efendimize (s.a.v.) salât ve selâmlar getirmeliyiz, O'nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuurunu tazelemeliyiz. İbadetlerimizde daha samimi ve ihlaslı davranmalıyız. Kaza namazlarımız varsa ne kadar kaza namazımızın olduğunu hesap ederek, bir proğram dahilinde (mesela namazlarımızın arkasından o vaktin kazasını kılmak gibi) kaza namazları kılmalıyız. Nafile namazlar kılmaya, nafile oruçlar tutmaya gayret göstermeliyiz. Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah'ın benden istekleri nelerdir" gibi konular başta olmak üzere derin muhasebeler yapmalıyız. 
Küs ve dargın olduğumuz kimseler varsa, onlarla barışmalıyız, onların gönüllerini almalıyız.
Üzerimizde hakkı olanları arayıp onlardan helallik istemeliyiz. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanları ziyaret edip, sevgi, şefkat ve hürmet göstermeliyiz, onları sadakalarla ve hediyelerle sevindirmeliyiz. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirlerini ziyaret etmeliyiz.
Hayattaki manevî büyüklerimizin, hocalarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın üç aylarını, kandilleri bizzat giderek veya telefon ederek tebrik etmeliyiz, onların dualarını almalıyız.
Başta bütün insanlık olmak üzere kendimize ve sevdiklerimize (mümkünse ismen) dualar etmeliyiz.
Resulüllah (s.a.v.)’ın buyurduğu gibi sadaka belayı def eder ve Allah için akıtılan gözyaşları da cehennemin mahşerdeki ateşini söndürür. O halde dünyanın dört bir yanında sıkıntı çeken açlıkla imtihan olan Müslüman kardeşlerimize maddi destek sağlamalıyız. Onların bu sıkıntılardan biran önce kurtulması için gözyaşlarımızla dualar etmeliyiz. Yine aynı şekilde Ümmeti Muhammed’in kurtuluşu için mücadele eden Müslüman kardeşlerimize de maddi destekler sağlayarak yardımda bulunmalıyız. Onların zafere ulaşmaları için dualar etmeliyiz ve elimizden ne gelirse yapmalıyız. Ülkemizin de böyle sıkıntılar yaşamaması için Allahü Teâlâ’ya (c.c.) dua ve niyazda bulunmalıyız. Yazımızı Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in duasıyla bitirelim. "Allah'ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır". Âmin!                    Muammer Yeşiltepe   30 / 04 / 2014

25 Nis 2014

Vaktiyle bir ateşperest, oğlunu evlendirmektedir. Düğün günü çok koyun ve inek kesilir. Et kokuları mahalleyi sarar. Ancak evin bitişiğinde, Müslüman, dul bir kadın, dört yetimiyle yaşamaktadır. Hepsi de günlerdir açtırlar. Kadıncağız, düğün evinin kapısını çalıp, ‘ateş’ ister. Ancak maksadı başkadır. “Belki yemek verirler” diye gitmiştir.
Adam, kadının niyetini anlasa da, bir şey vermez. Kadıncağız, bir daha gidip ‘ateş’ ister. Yine eli boş döner. Üçüncüde yine öyle. Ama ne olur bilinmez, bu defa acır kadına. Hallerini anlamak için dehlize iner ve dayar kulağını bitişik evin duvarına ve dinler. Yetimcik, annesine yalvarıyor:
 — Anneciğim, ne olur bir daha git. Belki bu sefer bir şey verirler. 
Kadın ağlamaklıdır:
- Üç defa gittim yavrum! Artık utanıyorum.
Adam bunu duyar. Kalbi sızlar. güzel bir ‘Sofra’ hazırlatıp, gönderir evlerine. Ve dehlize inip, dinler yine. Yetimlerin en küçüğü dua ediyor:
- Ya Rabbi! O nasıl bize ikram ettiyse, sen de ona
ikram et! Onu imanla şereflendir! Ardından;
- Âmiiiin! sesleri yükselir.
O anda, kalbi döner ateşperest'in. Ve Şehâdet getirip imanla şereflenir. 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadis-i şeriflerinde işaret buyurduğu üzere demek ki, Sadaka, belâyı önlüyor.  Dua, kaderi değiştiriyor!
Allah cümlemize, tasaddukta bulunma şuuru ihsan eylesin ve duası kabul olan kullar hürmetine dualarımızı kabul eylesin. Amin...

24 Nis 2014

Davud (a.s) şöyle dua ederdi: -Ey Rabbim! Senin sevgini bana canımdan, kulağımdan, gözümden, ailemden ve buz gibi sudan daha sevimli kıl.”[1] Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Allah ve Rasulünü her şeyden çok seven kimse imanın tadını almıştır." [2] Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Kıyamet için hazırlanacak azık; Allah ve Rasulünün sevgisidir. Bu sevgi sayesinde sevdiklerinle beraber olursun." [3]
1-Çocuk, Allah Sevgisini Anne-babasından Öğrenir: 
Bir bebek, Allah'ın rahmetinin en büyük eseri olarak anne rahmine düşer. İşte o günden sonra, doğumuna ve ölümüne kadar anne-babaya hediyedir çocuk.. Günü geldiğinde alınacak emanettir. Bedeni miniciktir, aklı ve kalbi tertemizdir. Daha annesinin karnında iken, annesinin sevdiklerini sevmeye başlar. Onun için bir bakıma kalbinin sevgili listesini de anne-baba yazar.. Bir bebeğin sevgi serüveni, anne-babasının kendi varlığından haberdar olduğu gün başlar. Eğer anne, bebeğinin varlığını bir müjde olarak kabul ederse, bazı özel hormonlar kanına karışarak onu anneliğe hazırlar. Bu dönemden sonra ise Allah'ın pek çok rahmeti anne üzerinde tecelli etmeye başlar. Bebeğini canından bile çok sevmesi, onun için her türlü fedakarlığı yapması, şefkati, merhameti, koruyuculuğu, yumuşaklığı, hoşgörüsü, sabrı, sorumluluğu bu rahmetin birer eseridir. Annenin bunları hissetmesi, bebeğin de bunları hissetmesi anlamına gelir. Annesinin duaları, hamd etmesi, şükretmesi, umutları bebeğin kalbine yer eder. Daha doğmamışken bile kalbi, Allah'a sevgi ve şükranla doludur minicik yavrunun.. Bundan sonra önemli olan, o sevgiyi devam ettirebilmektir. Bebeğin ilk sevgi eğitiminde babanın rolü de az değildir. Eşinin hamilelik haberini bir müjde olarak karşılaması, zor döneminde ona anlayış göstermesi, çocuklarının eğitimi, geleceği konusunda sohbet etmesi, anneye destek vermesi, yüreklendirmesi, maddi ve manevi anlamda gereken yardımları üstlenmesi, eşinin karnına elini koyarak bebekle konuşması, kendisini babalık şefkatine ve sorumluluğuna hazırlaması, bebeğin Allah'a olan sevgisinin gelişmesinde çok önemlidir. Anne, babayla bebek arasındaki iletişim kablosu görevi yapar. Eşinden aldığı sevgiyi, desteği ve ilgiyi eksiksiz bir şekilde bebeğine yansıtır. Bunun aksi olarak hamilelik haberini kabus gibi karşılayan anne-baba bebeğe olumlu bir sevgi yansıtamazlar. İstenmeyen çocukların anne-babalarıyla olan ilişkileri de, Allah'la olan ilişkileri de sağlıksız olmaktadır. 
2-Sevgi Merkezli Bir Allah İnancı:  
Anne-babanın çocuklarına Allah hakkında yaptıkları ilk tanım; "Allah çocukları çok sever" olmalıdır. Allah'ın kullarına olan merhameti, şefkati, acıması, verdiği nimetler çocuğa anlatılmalıdır. Anne-babanın Allah'a olan sevgilerini çocuklarına sık sık göstermeleri, çocuğun da Allah'a olan sevgisinin devamını sağlayacaktır. Bir anne-babanın: -Allah bizi ne kadar da çok seviyormuş! Senin gibi güzel bir çocuğu bize vermiş. -Canım Allah'ım! Biz seni çok seviyoruz. Sen de bizi çok sev. Sevgili Allah'ım! Sana çok teşekkür ederiz vb. ifadeler kullanması, çocukta "Allah sevilir" inancını oturtur. Cenneti, cennette güzel kullar için hazırlanan nimetleri anlayabileceği bir dilde çocuğa anlatmak, çocukta cennet sevgisiyle beraber Allah sevgisini de geliştirecektir.
3-Korku Merkezli Bir Allah İnancı:
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "..Ergenlik çağına erişinceye kadar çocuktan kalem kaldırılmıştır."[4]
Bu, çocukların değil de anne-babaların kesinlikle bilmesi gereken bir hadistir. Anne-babalar bu hadisi bildikleri ve uyguladıkları zaman, bir hata karşısında çocuklarına yetişkin muamelesi yapmaktan kaçınacaklardır. Çocuklar bu hadisi bildiğinde ise; "Bana zaten 15 yaşıma kadar günah yazılmayacak" deyip kötü davranışları hafife alır, özür dileme ve tevbe etme özelliklerini kazanamayabilirler. Çok sık rastladığımız hatalardandır; çocukları Allah'la, azapla ve cehennemle korkutmak. -Yaramazlık yaparsan Allah seni taş eder! -Bizi üzersen Allah seni cehenneme atar! -Sözümü dinlemezsen, Allah seni hiç sevmez! Çocuklarımızı Allah'la ve cehennemle korkutmak, onlara yapabileceğimiz kötülüklerin en büyüğüdür. Bunun sonucunda, çocuklar Allah'tan nefret edeceklerdir. Allah'la ve cehennemle korkutulan çocuklarla konuşulduğunda; "Ben Allah'ı sevmiyorum, çünkü Allah'ın cehennemi varmış. Allah yaramazlık yapan çocukları taş yapıyormuş" gibi cevaplarla sıkça karşılaşılabilir. Çocuk için yaramazlık kaçınılmaz olduğuna göre, o zaman hiçbir çocuğun bu konuda şansı yok demektir. Çocuklarımıza küçük yaşlarında cehennemi, cehennemdeki azap çeşitlerini anlatmak da ruhsal gelişimleri açısından tehlikelidir. Tabii ki kıssa içinde veya konuşulurken cehennem bahsi geçecektir. Çocuk sorduğu takdirde anlayacağı bir dil seçerek; "Dünyada iken çok kötülük yapan insanları Allah'ın cezalandırdığı yer" demeliyiz. Cehennem üzerine olan bahsi de fazla uzatmamalıyız. Çocuk anne-babasına:
-Yaramazlık yaptığım zaman Allah beni sevmez mi? Cehenneme mi atar? diye sorduğunda anne-baba şöyle cevap vermelidir: -Hayır, Allah çocukları hep çok sever. Onları hiçbir zaman cehenneme atmaz. Cennette çocuklar Hz. İbrahim dedelerinin yanında oyun oynayacaklar. Pek çok arkadaşları olacak. Anneleri, babaları da yanlarında olacak. Ama bir hata yaptığımız zaman, özür dileriz. "Özür dilerim Allah'ım, beni affet" dediğimiz zaman Allah bizi affeder. Allah bile bile hata işlemeye devam eden büyüklere ceza verir. Böylece çocuktaki sevgi dolu bir Allah inancı yıkılmamış olacaktır.
Gerçek Bir Hikaye
"Çocuklarına söz geçiremeyen aciz bir anne tanımıştım. Bu kadın zorda kalınca çocuklarını üç şeyle korkuturdu: Baba, öcü ve Allah. Çocuklar oyun oynarken gürültü yapıp söz dinlemedikleri zaman hemen birinci silahını kullanırdı: "Akşam babanız gelsin siz görürsünüz. Temiz bir dayak yiyin de aklınız başınıza gelsin!" Küçük çocuk yatağa girmekte zorluk mu çıkarıyor? Hemen ikinci silahı devreye girerdi: "Çabuk gir yatağına! Yoksa öcüler gelip yer seni!" Annelerine itiraz mı ettiler, kazara ağızlarından kötü bir söz mü çıktı? Üçüncü silahı hazırdı: "Allah annelerine karşı gelen ve kötü söz söyleyen çocukları cehenneminde yakar!" Sonunda ne oldu, biliyor musunuz? Çocuklar Allah'tan, babadan ve öcüden aynı derecede korkar ve nefret eder oldular."  (Çocuğu Kötü Eğitmenin Yolları/Salzmann)
4-Çocukların Boylarından Büyük Soruları:
Çocuklar yedi yaşından önce "Allah'ın hiçbir şeye benzemediği, bizim gibi yiyip içmediği, (ilmiyle) her yerde olduğu" gibi anlatılanları tam olarak kavrayamazlar. Allah'ı insana veya gördükleri başka büyük bir şeye benzetmekten kendilerini alamazlar. Bununla ilgili anne-babalarına ve büyüklerine pek çok sorular sorarlar:
Çocuk:
-Anne, Allah ne kadar büyük?
Anne:
-Bildiğimiz her şeyden ve herkesten daha büyük.
Çocuk:
-Allah babamdan büyük mü?
Anne:
-Elbette. Çünkü babanı ve babandan daha büyük adamları yaratan Allah'tır.
Çocuk:
-Anne, Allah elini kaldırsa bulutları tutabilir mi? Ayağa kalkınca saçları güneşe değebilir mi? Yoksa dağlar kadar mı büyüklüğü?
-Bak yavrum, Allah'ın büyüklüğünü bulutlara veya dağlara benzeterek anlayamayız. Büyük demek, büyük işler yapan demektir. Hadi seninle Allah'ın yarattıklarına bakalım, böylece ne kadar büyük olduğunu anlayalım. Bizler bir bebek yaratabilir miyiz? Minicik ellerini, ayaklarını, gözlerini, kulaklarını yapabilir miyiz?
Çocuk:
-Hayır.
Anne:
-Peki, bizler hayvanları yaratabilir miyiz? Kuşları, kedileri, filleri, aslanları, böcekleri? Veya küçücük bir sinek yaratabilir miyiz?
Çocuk:
-Hayır.
Anne:
-Biz bunları yapamayız. Yapan birisini tanıyor muyuz?
Çocuk:
-Hayır.
Anne:
-Öyleyse Allah her şeyden daha büyük, daha güçlü ve daha becerikli, değil mi?
Çocuk:
-Evet ama biz Allah'ı neden göremiyoruz?
Anne:
-Sence biz her şeyi görebilir miyiz?
Çocuk:
-Sana bakıyorum ve seni görüyorum.
Anne:
-Peki, oturma odasında şimdi kim var, görebiliyor musun?
Çocuk:
-Hayır.
Anne:
-Senin çok güzel bir aklın ve zekan var değil mi? Bunları görebiliyor musun?
Çocuk:
-Hayır.
Anne:
-Göremediğimiz için senin aklın yok mu demek?
Çocuk:
-Hayır:
Anne:
-Peki biz senin aklının olduğunu nasıl anlarız?
Çocuk:
-Aklım çalıştıkça.
Anne:
-Aferin sana! Biz senin aklının ne kadar güzel olduğunu sorduğun sorulardan, yaptığın güzel davranışlardan anlarız. Allah'ın ne kadar büyük olduğunu da, yarattığı şeylerden, verdiği güzel nimetlerden anlarız. Çocuklarımızın Allah hakkında sordukları soruları bu örneğe benzer şekillerde cevaplandırabiliriz. Bu arada günümüzde yaygın olan anlatım hatalarından da uzak durmalıyız:
-Allah gökyüzünde yaşar. Allah'ın evi bulutların üstündedir. (Ayı göstererek): -İşte Allah dede, Allah baba (haşa), bize oradan bakıyor. 
5-Tabiatla Barışık Yaşayan Bir Çocuğun Allah'a İnancı Daha Sağlam Olur:
Apartman dairelerinde sıkışıp kalmış çocukların Allah'ın gücünü ve varlığını anlayıp kavramaları daha zordur. Çünkü en çok gördükleri şey; kocaman binalar diken adamlar, işlerine koşuşturan insanlar, alınanlar, satılanlardır. Çocuğun toprakla beraber olması, böcekleri, kuşları, bitkileri, ağaçları yakından görmesi, onlara dokunması sağlam bir Allah inancının oluşmasında yardımcı olur. Anne-baba çocuğuna tabiatı ne kadar tanıtır, ne kadar sevdirir ve bunları yaratanın Allah olduğunu anlatırsa çocukta ki inanç o derece güzelleşir. Bahçeli evde oturuluyorsa çocuğun bahçeye bir şeyler dikmesini, onları sulamasını sağlamak, bitkilerin büyüyüşünü çocuğa takip ettirerek Allah'ın gücünü anlatmak güzel bir etkinliktir. Apartmanda oturanlar ise bu etkinliği küçük bir saksı veya kutuda yapabilirler. Çiçeklerden veya yapraklardan koleksiyon yapmak da çocuklar için faydalıdır. Farklı farklı çiçekler veya yapraklar kurutularak bir dosyanın içine konur ya da bir deftere yapıştırılır. Çocuğa Allah'ın sanatının inceliği, yarattıklarının özel renkleri, desenleri anlatılır. 
6-Çocuğa Tevhid İnancının Yerleştirilmesi:
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “İman altmış veya yetmiş küsur şubedir. En üstünü; “La ilahe illallah (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur)” sözü, en düşüğü ise; yoldan eziyet verici bir şeyi kaldırmaktır. Haya (utanma duygusu) da imandan bir şubedir.”[1] Tevhid; bütün peygamberlerin ortak ve değişmez çağrısıdır. Yaratan, yaşatan ve rızıklandıran bir Allah’a bütün dünya müşrikleri iman ederler. Sorsan ki onlara; yaratan kim? Rızık veren kim? Gökleri ve yeri yaratan kim? Allah derler, sadece Allah..
Peki kimdir hüküm koymaya yetkili? Hayata, aileye, eğitime, ticarete, siyasete müdahale eden, yön veren? Başkaları, Allah’tan başkaları. “Lokman (a.s) oğluna öğüt vererek; “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, çünkü şirk; çok büyük bir zulümdür” demişti.” (Lokman 13) Yeni konuşmaya başlayan çocuklara; “Allah kaç, söyle bakayım?” diye sorular sorulduğunu duyarız hep. Böyle bir soru yanlıştır, batıldır. “Kaç” sorusu, alternatifi olan şeyler için sorulur. Allah’ın ise alternatifi yoktur. Allah’ın birliği küçücük bir soruya bile konu edilemez. Anne-baba çocuğuna ilk olarak; “Allah birdir!” sözlerini öğretmeli ve özüne işlemelidir. Allah her konuda birdir, tektir, ortağı, eşi ve benzeri yoktur. Yaratmada, rızık vermede, yaşatmada Allah birdir. Ortağı yok. Hayatımızın programını çizmede Allah birdir. Ortağı yok. Hüküm ve yasa koymada Allah birdir. Ortağı yok. Terbiye ve eğitim vermede Allah birdir.. Ortağı yok. Giyim-kuşam ve yaşam tarzını belirlemede Allah birdir.  Ortağı yok. Sosyal, ekonomik, siyasal ve askeri alanlarda Allah birdir.. Ortağı yok. Öldürmede, yeniden diriltmede ve hesaba çekmede Allah birdir.. Ortağı yoktur..
Kendimiz bu inanç üzerine yaşamalı, çocuklarımızı da bu bilinçle yetiştirmeliyiz. Allah’ı birlemedikçe, O’nun sevgisi içimize yerleşmeyecektir. Allah’ı birlemedikçe, güzel ahlakın, güzel ibadetin faydası olmayacaktır. Dikkat ettiğimizde bugün müslüman aileler, gri renkli çocuklar yetiştirmekteler.. İslam nurdur, aydınlıktır, beyazdır.. Küfür ise zulumattır, karanlıktır, siyahtır.. Bugünkü yetişen nesil; ne beyaz ne de siyah.. İkisinin ortasında gri renk.. Biraz güzel ahlak, namaz, ibadet.. Diğer tarafta küfür, şirk, batıl ve yanlışlar. Gözlemlediğimiz zaman çocuklar, ikiyüzlü, münafık bir neslin sinyallerini vermekteler. Bunun nedeni; bizim gri renkli hayatımız değil de nedir? Allah’ı hakkıyla birlemediğimiz, hayatımızın her alanına O’nu dahil etmediğimiz takdirde, ne kendimizdeki ne de çocuklarımızdaki nifakın önüne geçebiliriz.
7-Ek Bölüm:
a-Allah beni yarattı:
Çocuğun yaratılışı hakkında söylenen "Seni bize leylekler getirdi. Biz seni hastaneden aldık. Seni yolda bulduk" gibi asılsız şeyler, çocuğun aklının karışmasına, Allah inancının netlik bulamamasına yol açar. Anne-babalar şunu bilmelidirler ki, sordukları sorulara karşılık çocuklar çok geniş ve ayrıntılı açıklamalar istemezler. Onlara anlayabilecekleri kısa ve öz bir açıklama yapmak yeterlidir. "Ben nereden geldim? Nasıl doğdum?" diye soran bir çocuğa; "Annenle ben Allah'a dua ettik ve bir çocuk istedik. Sonra Allah seni annenin karnında yarattı. Orada büyümeye başladın. Ayaklarınla bazen annenin karnını tekmeliyordun. Süt emecek kadar büyüyünce, annenin karnına ağrılar girmeye başladı. Anladık ki, sen artık aramıza gelmek istiyordun. Hastaneye gittik, doktor teyzeler de yardım ettiler, böylece biz de seni kucağımıza alabildik" gibi hikâyemsi bir anlatım çocukları tatmin edecektir. Sorular devam edebilir, yine uygun cevaplar verilerek, yaratıcının Allah olduğu vurgulanmalıdır.
b-Allah beni görür:
Lokman (a.s)’ın oğluna ettiği şu tavsiye çok önemlidir:
“Yavrucuğum! Yaptığın amel (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar küçük bile olsa, bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde bulunsa yine de Allah onu senin karşına getirir. Doğrusu Allah en ince işleri bile görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Lokman 16)
Kimi anne-babalar çocuklarına; "Kardeşine vurduğunda Allah seni görür. Yaramazlık yapınca sana bakar" diyorlar. Çocuklarımıza Allah'ın her halimizde bizi gördüğünü anlatmalıyız. "Allah bizi her zaman görür. Güzel davranışlarımıza sevinerek bakar. Bizim için cennette çok güzel hediyeler hazırlar. Kötü bir şey yaptığımızda yine bizi görür. Bu defa çok üzülür. Ondan özür dileyelim diye bekler, özür dileyince sevinerek bizi affeder. En iyisi, biz hep güzel şeyler yaparak Allah'ı sevindirelim." Böylece çocuğumuz ilerleyen yaşlarında kendisini gözetleyen bir Rabbinin olduğunu unutmayacaktır.
c-Allah beni duyar:
Burada da sadece kötü sözleri duyan bir Allah değil, güzel sözleri de duyan bir Allah'ı anlatmalıyız. Çocuklar; "Sessizce konuşsam da Allah beni duyar mı?" diye sorarlar. Biz de onlara küçük bir örnekle açıklama yapabiliriz: "Geçen sen hasta olduğunda uyuyordun. Seni uyandırmamak için sessizce Allah'a dua ettim ve seni iyileştirmesini istedim. Allah benim sessiz duamı duydu ve seni iyileştirdi."
Onlara; "Hiç sesimiz çıkmadan içimizden konuşsak bile Allah bizi duyar. Mesela sen içinden; "Allah'ım seni çok seviyorum" dediğin zaman Allah hemen bu söylediğini duyar. O da sana; "Ben de seni çok seviyorum" der. Sen de bunu kulaklarınla değil, kalbinle hissederek anlayabilirsin." "Allah'ım beni görür.
Allah'ım beni duyar. Allah'ım beni bilir. Allah'ım beni sever. Ben de Allah'ımı çok severim.
Allah'ım beni cennetine koy" şeklinde bir duanın yatmadan önce konuşmaya başlayan çocuklara öğretilmesi, tekrar ettirilmesi çocuğun bilinçaltına bu inancın yerleşmesine yardımcı olacaktır.
           "Eyvah Çocuğumu Şeytan mı Eğitiyor?" isimli eğitim kitabından alıntılanmıştır
                                                   Bizlerle bu yazıyı paylaştığı için Aciz Kul Kardeşimize çok teşekkür ederiz.
Bağdat’ta dul bir kadın vardı. Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar anası ile yaşardı. Kadın geçimini sağlamak için, hafta boyu el emeği ve göz nuru ile iplik eğirir, onları pazara çıkarır satar, anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı. Ömür vaki oldu ve bu dul kadın vefat etti. Çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kaldı. Kadın pazara her hafta çıkamıyordu ama ip eğiriyor ve eğirdiği ipleri biriktiriyordu.
Bir zaman geldi baktı ki, altı yüz dirhem kadar ip eğirmiş. Eğirdiği bu ipleri pazara götürmeye karar verdi.
Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Pazarın yolu da Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Kadın Abdülkadir Geylani Hazretlerini görünce durakladı. Şeyh müritleri ile sabah namazından çıkmıştı ki, O da yaşlı kadını gördü ve duraklayarak, hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun? dedi Kadın, bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım dedi. Abdül Kadir Geylani Hazretleri kadına, ver bakalım, benden altı yüz dirhem ip isteniyor, bu ipleri senin adına ben satayım dedi. Kadın, memnuniyetle, lütuf  buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipleri verdi. Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gitti. Kadın bu ne biçim şakadır diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemesi için işaret ettiler. Kadın da daha fazla bir şey söylemedi. Hazreti Şeyh kadına dönerek, hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar para etti ise alırsın dedi. Kadın, pekala diyerek gitti ve ertesi gün tekrar geldi iplik satıldı mı? diye sordu. Abdülkadir Geylani Hazretleri, iplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta kadar bir zaman içinde gelir dedi. Kadın bir hafta sonra tekrar geldi. Para henüz gelmemişti. Abdülkadir Geylani Hazretleri kadına, yarın gel, paranı al dedi. Kadın kendi kendine ,pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu diyerek hayıflana, hayıflana, söylene, söylene evinin yolunu tuttu. Bu durumu gören müritler, kadına bir gün daha sabret bakalım, Mevla görelim ne gösterecek, diye kadını sakinleştirmeye çalışırken, bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler. Ertesi gün, Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar bu semtlerde görülmeyen bir heyet geldi. Hz. Şeyh’e bin altın takdim ettiler. Müritler heyete, bu kadar parayı niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek,  Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda, var fakat altı yüz dirhem iplik lazım, iplik olsaydı geminin yelkenini onarır ve yolumuza devam ederdik ama şu anda nereden bulacağız dedi. Biz de açtık ellerimizi Allaha dua ettik. Duamızda, Ya Rabbi, bize  Sultanül Arifinin hatırına, altı yüz dirhem kadar iplik gönder, bu sıkıntıdan kurtulalım. Bu sıkıntıdan kurtulursak, hayır yolda harcaması için Sultanül Arifin’e bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altı yüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler. Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip para geldi mi efendim diye sordu? Şeyh de evet geldi dedi ve bin altını kadına verip, benim satışım seninki kadar kârlı olmuş mu? Dedi. Kadın bir anda zengin olmuştu. Şeyhin kendisine şaka yaptığı zannında bulunup hayıflandığı için çok pişman olmuştu. Çok büyük bir memnuniyet içinde Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı. Muhterem kardeşlerim, yeryüzünde Allahü Te’ala’nın hatırlı kulları mutlaka vardır. Kıyamete kadar da olacaktır. Allah c.c. O hatırlı kulların meclisinde bulunmayı cümlemize nasip etsin ve O hatırlı kullar hürmetine bizlere de lütufta bulunsun inşallah.     Amin…
 İnsanlığa iman ve ibadet hususunda dosdoğru yolu öğreten Hz. Peygamber Efendimiz (sav), ahlak hususunda da en güzel örneğimiz olmuştur. Onun ahlakını Allah-u Zülcelal “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab,21) ayeti kerimesi ile övdü ve örnek gösterdi. Sadece müminlerin değil, mümin olmayanların da hayran kaldığı üstün bir ahlaka sahipti.
Bu güvenden ötürü O’na “el-Emin” unvanını vermişlerdi.
     Hz. Peygamber Efendimizin ahlakı Kuran’dı. İnsanlığın hidayet kaynağı olan Kuran-ı Kerim’i getiren ve içindeki emir ve yasakların tatbikatını bize gösteren iyi bir örnek ve terbiyeci idi. Her konuda ifrat ve tefritten kaçınırdı. Her şeyi ölçülüydü, ahenkliydi ve güzeldi. O’nun ahlakının bir yönü de kararlılık ve devamlılık, yani sebat idi. “Muhakkak ki sen, azim (yüce, yüksek) bir ahlak üzeresin” (Kalem 4) ayeti kerimesi ile bu yönü övülmüştü. Hz. Peygamber Efendimiz (sav) in ahlakının temelinde takva vardı. O’nun ahlakını kemale erdiren bir hususiyet de ihlas yani amelin sırf Allah rızası için olması, kulluğunda ondan başka maksat gözetmemesi, riyadan, gösterişten, menfaat ve şöhretten uzak olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Zülcelal Hz. Peygamber Efendimiz (sav) i doğru sözlü olarak sena etmiştir. Hiç yalan konuşmamış, en ufak bir hileye başvurmamış, hayatı boyunca hep doğru sözlü olmuş ve ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir. Cömertlik konusunda eşsiz bir ahlaka sahipti. Kendisinden bir şey istendiğinde “hayır” dediği görülmemiştir. Verdikçe sevinir, sevindikçe verir, verirken sevindirir ve kalpleri ısındırırdı. Gençlik çağından itibaren çalışmış ve hiçbir zaman tembellik etmemiş, daima çalışmayı teşvik etmiştir. Dilenciliği hoş görmez, çalışabileceği halde istemeyi mümine yakıştırmazdı. Herkesin hayran kaldığı, hiçbir insanın tahammül edemeyeceği zorluklara sabreden asil ve şerefli bir insandı. Onu hem manen, hem de madden inciten hakaretlere sabreder, müminlere de sabrı tavsiye ederdi. Kendisine iman edenlerin emniyetini en iyi şekilde sağlayan, şecaatli ve tedbirli bir devlet adamıydı. O’nun şecaatinin kaynağı, Allah-u Zülcelal’e olan tevekkül ve teslimiyetti. Bu özelliği müminlere de örnek oluyor, onları cesaretlendiriyordu. Adalet ve müsavat hususunda kendisini diğerlerinden ayrı tutmaz, diğer Müslümanlar gibi develere nöbetleşe biner ve işlerden payına düşeni yapardı. Eli altındaki hizmetçilere, hatta savaş esirlerine bile adaletle davranır, kendi yediklerinden yedirip, giydiklerinden giydirirdi. Zulmü şiddetle yasaklar, adaleti emrederdi. Allah-u Zülcelal O’nu içinde yaşadığı muhitin kötülüklerinden çeşitli şekillerde muhafaza ediyordu. Müstehcen sözleri konuşmaktan kaçınır, edebini muhafazaya çok itina gösterirdi. Öfkesini tutmakta, kötülüğü affetmekte ve yumuşak huylulukta eşsiz bir üstünlüğe sahip olan Hz. Peygamber Efendimiz (sav) her zaman insanların arasını bulur, uzlaştırır ve kavgaları bertaraf ederdi. Hayatının her anında çocuklara, yoksullara ve zayıflara karşı merhametli, akrabalarına karşı sevgi doluydu. İnsanları ahiret hayatında ebedi azaptan kurtarmak için adeta çırpınıyor, ümmetinin şeytanın tuzaklarına düşmemesi için bir baba şefkati ile ikaz ediyordu. Merhameti bütün bir mahlûkatı kapsamıştı. Sadece takva ehlini değil, kusurlu ve günahkâr olanları, cahil, kaba saba bedevilere de aynı merhameti gösterirdi. Rahmet ve keremde umman gibiydi. İnsanlara kıymet verir, değerlerini bildiğini gösterir, nezaketi uzaktan gelenlere olduğu gibi yakınlarından da esirgemezdi. O yüceliğine rağmen çok büyük bir tevazu sahibi idi. Sıradan bir insan gibi hatta daha da alçak gönüllü davranır ve öyle hayat sürer, kendisine bir ayrıcalık yapılmasını istemez, kendisine başvuran aciz ve yoksulların işleriyle meşgul olur, fakirlerle oturmaktan hoşlanır, fazla övgü ve dalkavukluğu sevmez, ibadetleriyle böbürlenmezdi. “Refik-ı Ala” buyurduğu, Mevla’sı tarafından sevilen Hz. Peygamber Efendimiz (sav) in kalbi sevgiyle doluydu. Aile efradına, ehl-i beytine, ashabına ve müminlere karşı çok muhabbetliydi. Çünkü O, kab-ı kavseyn (çok yakınlık) makamının sahibiydi.
Hz. Peygamber Efendimiz (sav) in duasıyla bitirelim.
“Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzelleştir!” Amin.                                                                                                                                                                                                 Kamil Çakır
Değerli gönül dostlarım;anlatacağımız beş şeyden kendimizi ve başkalarını korumaya çalışalım.Aksi takdirde birtakım musıbetlerle karşı karşıya kalırız. Sahabeden Abdullah b. Ömer (R.A.) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz bize yöneldi, akabinde şöyle buyurdular:
“Ey muhacirler cemaati! Beş şey vardır ki, onlarla imtihan olunacağınız zaman artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır.
Ben, sizlerin o şeyler dönemine erişmenizden ALLAH Teâlâ’ya sığınırım. Bu beş şey şunlardır:
1- Zina-fuhuş: Bir milletin içinde zina-fuhuş ortaya çıkıp, nihayet bunu aleni olarak işlediklerinde, mutlaka o millette taun yani veba hastalığı ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde görülmeyen hastalıklar yayılır.

2- Ölçü ve tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet; mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki idarecilerin zulmü ile cezalandırılır.

3- Zekâtı vermemek: Mallarının zekâtını vermeyen her millet mutlaka yağmurdan menedilir, kuraklık cezasıyla cezalandırılır. Hayvanlar da olmasaydı, onlara yağmur yağdırılmaz, tek damla yağmur düşmezdi.

4- Ahdi bozmak: Hangi millet ALLAH ve Resûlünün ahdini yani kendi aralarındaki veya düşmanla yaptığı anlaşmayı bozarsa, ALLAH Teâlâ, o millete kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki servetlerin bir kısmını, onlar alır.

5- Kitabullah ile hükmetmeyi, amel etmeyi terketmek: Hangi milletin imamları yani devlet adamları, Kitabullah ile hükmetmeyip, amel etmeyip ALLAH Teâlâ’nın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtiğinde yani diğer hükümleri uygulamadığında ALLAH Teâlâ, onların azabını kendi aralarında kılar yani fitne, fesad ve anarşi gibi azablarla tazib eder, birbirleriyle savaştırır.”

Görülüyor ki, hadis-i şerifte Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz ashabını öyle bir günden sakındırıyor ki: “Ben sizlerin o şeyler dönemine erişmenizden ALLAH Teâlâ’ya sığınırım.” buyurmaktadır. Sakındırmaktan öte o günde yaşamaktan “ALLAH Teâlâ’ya sığınma” vardır. “ALLAH Teâlâ’ya sığınırım” ifadesi ancak işin önemini vurgulamak için söylenir. “Harama el uzatmaktan ALLAH Teâlâ’ya sığınırım, Cehennemin azabından ALLAH Teâlâ’ya sığınırım, İmansız ölmekten ALLAH Teâlâ’ya sığınırım” ifadeleri gibi. Sahabeye dikkat çekici başlangıç ifadesi dahi işin ehemmiyetini ortaya koyar mahiyettedir. Vurgu ağırdır.

Ne yazık ki, hadis-i şerif sanki günümüzü anlatıyor ve bizler de o şanlı 

Resûlün sahabesini sakındırdığı, fitnelerle dolu bir dönemi yaşıyoruz. Hadis-i Şerifte sakındırılan hususlara dikkat edelim ve bulunduğumuz toplumu da uyaralım.
Selam ve dua ile hayırlı günler dilerim....Fi emanillah   Not: Radyomuz Dj'lerinden "Hasretimsin ravzam"ın 
yazısını sizlerle paylaştım. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Allah kalemini islam'a hizmet ettirsin inşaallah
“Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.” (Zariyat 56) “Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah'ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.” (Ankebut 45) Müslüman, akıllı ve ergenlik çağına ermiş her insan için farz olan beş vakit namaz, insanı insan olma mertebesine erdiren, yegane dini vazifelerinden biridir.
Namaz; madde ötesi bir varlık olan ve alem-i ervahtan gelen ruhun, madde ötesi alemlerde manevi feyizler ve ruhsal zevklerle huzur bulması ve tatmin olması demektir. Namaz; peygamberler ve evliyaların Allah (cc) yolunda manevi ve ruhani yolculuğudur. Namaz; manevi alemlere yücelmenin anahtarıdır. Namaz; insanın Allah(cc) katındaki değerini ortaya koyan ve nefsini bilmesine yardımcı olan ibadettir. Namaz; dünyevi işlerden kurtulup, ibadetin zirvesine ulaşmak ve Allah’a (cc) gerçek kul olmanın hazzını yaşamaktır. Namaz; imanın en açık belirtisi, en büyük ilahi emirdir. Namaz; ibadetlerin özü, kulun Yaratanına en yakın olduğu manevi iklimdir. Namaz; topraktan gelen insanoğlunun tekrar toprağa dönüşünün simgelenişi, onur ve tevazunun birleşmesi, peygamber efendimize olan sevgi, vefa ve bağlılığın tezahürüdür. Namaz; gaflet perdelerinin parçalanması, ruhsal zevklerin doruğuna çıkılması demektir. Namaz; nefsin her türlü fuhşiyattan kurtulup dış organlarımızla beraber günahtan arınmak için sarıldığımız can simididir. Namaz; nefsani güçlerin harekete geçmesini önleyen ilahi bir teminattır. Namaz; İlahi emirle insanı her türlü kötülük ve günahtan koruyan manevi bir kalkandır. Namaz; insanı Cehennemden koruyan, Cennet’e ve Cemalullah’a ulaşmasını sağlayan, ebedi kurtuluşun anahtarıdır. Namaz; günahlardan korunmakta ve günahların imhası yönünde en etkili ve güvenli silahtır. Namaz; küçük günahları eriten ve yok eden en etkili manevi temizliktir. Namaz; her an Allah’ı (cc) hatırlatan, emir ve yasaklarını bildiren, imandan sonra bütün ibadetlerin aslı ve kökenidir. Namaz; kainatın zikir halkasına dahil olup tüm varlıklarla birlikte Allah’ı(cc) tesbih, hamd ve tekbir ile zikretmektir. Namaz; Alemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) tahiyyeler sunmak, birliğini ilan etmek ve kulluğunu kabul etmektir. Namaz; Müslümanların birbirlerinin dualarına ortak olması demektir. Namaz; günahlardan, cehennem ve korkunç azaptan koruyan en sağlam kalkandır. Namaz; dinin direği olan, dünyada ruhsal huzuru ve ahirette cenneti bahşeden en güzel ibadettir. Namaz; gelecek kaygısı taşımadan, kadere iman etmek, yalnızca Allah’a (cc) güvenip tevekkül etmektir. Namaz; ruhsal yapıyı güçlendirmesi yanında ,ruhsal yapıyı da zamanla bozan fiziksel yapıyı dengeleyen, bedenleri ve ruhları tatmin eden en kapsamlı ibadettir. Namaz; Allah’a (cc), resulüne, ve kendine duyduğun saygının tezahürüdür. Namaz; insanın Rabbine azami derecede yaklaştığı, o nisbette de manen büyüdüğü ve yüceldiği bir görevdir. Namaz; Allah’ın (cc) huzurunda kalbin huşu ve korku ile dolduğu, dilin Allah’ı (cc) andığı, bedenin O’na azami derecede tazim ve saygı gösterdiği en güzel bir ibadettir. “Namaz kötülüklere engeldir.” (Ankebut 29/45). “Namaz mü'minin mîracıdır.”(Yunus 10) 04/03/2014 Kamil Çakır
Allah’ü Teâlâ’ya (c.c.) hamd-ü sena ve O’nun Habib’i Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) salat-ü selam olsun. “İlim öğrenmenin önemi” ile ilgili yazımızı, Amelsiz ilmin sahibine bir faydası olmayacağını belirterek noktalamıştık. Peki ilim ile amel nasıl olmalı? Sevgili kardeşlerim, biz ilim ile amel etmek deyince bunu hep ibadetlerdeki amel diye algılıyoruz. Evet ilim ile amelin bu kısmı da var, ama sadece bir kısmı bu. Elbette ki, dinimizi en iyi şekilde öğreneceğiz.
İman hakkında, itikat hakkında, amel hakkında ilim tahsil etmeye elbette ki ihtiyaç var ve bunu en iyi şekilde öğrenmek her Müslüman’ın vazifesidir. Çünkü nasıl iman edeceğiz? İbadetlerimizi nasıl yapacağız?  Bunları öğrenmek her Müslüman için mutlaka gereklidir. Namaz kılarken kıraati yanlış okumamak için Kura’n-ı - kerim ilmi tahsil etmeye ve o ilimle amel etmeye ihtiyacımız var. Gusül nasıl yapılır, abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, imanın şartları nelerdir, islamın şartları nelerdir bu ilimleri öğrenmek ve öğrendiklerimizle amel etmek muhakkak ki lazım. Birde ilimle amel etmenin başka boyutu var. Şimdi o konuyu ele alalım. Diyelim ki, dini değil de dünyevî ilim tahsil ettik, bu ilmin ameli olmaz mı? Buna cevap verebilmek için amelin ne anlama geldiğine bir bakalım. Amel, kelime manası olarak; yapılan iş, çalışma, bir emri veya vazifeyi yerine getirme anlamına gelir. Dini bakımdan manası ise; insanın bu dünyada  ahireti ilgilendiren konularda yapmış olduğu davranışlar demektir. Zaten yapılan her işi ahirette karşılığı ne olur diye düşünerek yaparsak, yaptığımız o iş ibadet sayılmaz mı?   
Bir kişi okusa, öğretmen olsa, bu kişinin ilmiyle amel etme gibi bir sorumluluğu yokmudur? Yetiştirdiği öğrencilere milli eğitim müfredatındaki dersleri öğretmekle mükellef olduğu kadar, öğrencilerine öğrendikleri bu ilimleri insanlığın menfaatine, ülkenin menfaatine, Müslümanların menfaatine kullanmaları gerektiğini, hakk ve hakikat ile hareket etmeleri gerektiğini öğretmekle mükellef değimlidir? Bu şekilde davranması ilmiyle amel etmesi anlamına gelmez mi? Aksi bir davranış sergilerse, bunun vebali yokmudur?
Bir kişi okusa hakim olsa,  kişinin ilmiyle amel etme gibi bir sorumluluğu yokmudur? Verdiği hükümlerde haklı kim, haksız kim diye çok titiz bir inceleme ve araştırma yapmakla mükellef değimlidir? Her zaman haklının yanında olması ve daima haksızlığın karşısında olması gerekmez mi? Bu şekilde hareket etmesi ilmiyle amel etmesi anlamına gelmez mi? Haklının hakkını savunma yerine, bir meşrebin, bir mezhebin yada bir sivil toplum kuruluşunun menfaatini önde tutarak hareket etmesi düşünülebilirmi? Böyle davrandığı takdirde bu davranışının bir vebali yokmudur?
Bu örnekleri dahada çoğaltabiliriz. İşin özü her konuda her alanda ilim sahibi olan ve bu ilim sayesinde makam ve mevki sahibi olmuş kişiler ilmiyle amel ederken sadece dünyevi menfaatleri göz önünde bulundurmayarak, bunun ahirette de bir karşılığı olacağını akıldan çıkarmadan hareket etmelidir. Her konuda Allah’ın (c.c.) rızasını ön planda tutmalıdır. Sanki Allah’ı (c.c.) görüyor gibi hareket etmelidir. Zira onlar Allah’ı (c.c.) görmeseler de Allah (c.c.) onları görüyor. Şu ayeti kerimeyi akıldan çıkarmamak gerekir. “Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk et, O'na güven. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir. ( Hud Suresi 123. ayet)
Rabbim cümlemizi bütün işlerin O’na döndürüleceğini bilerek hareket eden bahtiyar kullarından eylesin. Amin…                                                                                       01/03/2014 - Muammer Yeşiltepe
Allahü Teâlâ’ya (c.c.) hamd-ü sena ve O’nun Habîbî Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) salat-ü selam olsun. İslam ilme büyük önem vermiş ve kadın erkek her Müslümana  ilim öğrenmeyi farz kılmıştır. İnsan oğlunun dünyada kendi ihtiyaçlarını ve aile fertlerinin  ihtiyaçlarını karşılamak için ve geçimini temin etmek için bilgi ve beceri sahibi olması nasıl gerekli ise,
kendine hayat nizamı olarak seçtiği dinini öğrenmesi de  en az onun kadar gerekli ve mecburî bir sorumluluktur. İnsanın yaratılış gayesi kulluk olduğuna göre, insan kime kul olmalı ve nasıl kulluk yapmalı bunu en iyi şekilde öğrenmek zorundadır. Ayrıca sorumluluğu altında bulunan aile fertlerinin de bu ilimleri öğrenmelerini sağlamalı ve bu konuda da azami gayret sarfetmelidir. Çünkü ilim öğrenmeye önem vermeyen topluluklar Allaha (c.c.) kul olacağı yerde bir takım canlı cansız varlıkları kendilerine ilah edinme gibi yanlış ve batıl inançlara sapmışlar kendilerine putlar edinmişler, kendilerini ve aile fertlerini sonu ebedi hüsran olan yanlış yollara sürüklemişlerdir. Zîra islamın ilk emri  “Rabbinin adı ile oku…) emridir. (Alâk suresi ayet 1) Okumak, öğrenmek,ilim sahibi olmak Allah’ın (c.c.) emridir. Bir başka ayet-i kerimede ise “Rabbim benim ilmimi artır de,” buyruluyor. (Taha suresi ayet 114)  Bu ayet-i kerimedende anlaşılacağı üzere demekki insan, ben okudum öğrendim bu kadar yeter dememeli ve ilmini artırmak için çaba sarf etmelidir. Ayrıca öğrendiği ilmi başkalarına aktararak ilmin yayılmasına ve insanığın bu ilimden istifade etmesine gayret göstermelidir. Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu hususu önemle tavsiye etmişlerdir.
Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor. "Yalnız şu iki kimseye gıbta edilir ki; birincisi, Allah'ın (c.c.) kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse;  İkincisi ise, Allah'ın (c.c.) kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse."  (Buhari – Müslim - Tirmizi – İbni mace)   
            Bu hadis-i şerifte, kendisine verilen ilimle yerli yerince hükmeden diye bir ibare geçiyor. Peki bu ne anlama geliyor?  Diyelim ki ilim öğrendik, başkalarına da öğrettik, bu bizim için yeterlimidir? Öğrenilen ilim niçin öğrenilmelidir? İlim öğrenmekteki amacımız ne olmalıdır? Öğrendiğimiz ilimle amel etmezsek, o ilmi yerli yerinde kullanmazsak bize herhangi bir yararı olurmu? Bunları iyi düşünüp ilmi niçin öğreneceğimizi, öğrendiğimiz ilimden nasıl istifade edeceğimizi iyi kavrayıp ona göre hareket etmemiz gerektiğini bilmemiz lazımdır.
Öğrenilen ilimde amaç, sadece bilgi edinmek değildir,  aynı zamanda o ilimle amel etmek de gereklidir. Mesela siz balın güzel bir şey olduğunu ve pek çok yararları bulunduğunu ne kadar bilirseniz biliniz, eğer ondan tatmamışsanız, veya gereği kadar yememişseniz size bir faydası dokunacağını düşünebilirmisiniz?  İşte ilimde böyledir. Ne kadar öğrenirseniz öğreniniz, öğrendiğinizle amel etmezseniz size bir faydası olmayacaktır. Yunus emre ne güzel söylemiş.
İlim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin.
Ya nice okumaktır?

Okumaktan mana ne?
Kişi Hak’kı bilmektir.
Çün okudun bilmezsin.
Ha bir kuru emektir.
Yunus Erme’nin de dediği gibi okumaktan maksat kendini bilmektir. Hak’kı bilmektir. Yaratılış gayesini bilmektir. Bildiklerini insanlığın hizmetine sunmaktır. Ve en önemlisi de ilmiyle amel etmektir.
Allah (c.c.) gereği gibi ilim öğrenmeyi ilmimizle amel etmeyi cümlemize nasip etsin…  Amin…

                                                                                                  28/02/2014 - Muammer Yeşiltepe
Ebû Hüreyre radıyallahü anh’den anlatılır: Resûlüllah aleyhisselâm şöyle buyurdu: Kıyamet gününde üç kişi ilk olarak sorguya çekilir:
Birincisi, cihad esnasında ölen kimsedir ki, Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah, kendisine verilmiş olan nimetleri önüne serer. O da, bunlara nail olduğunu itiraf eder. Bunun üzerine Allah kendisine: Bu mazhar olduğun nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar. O da: Senin yolunda şehîd oluncaya kadar savaştım, cevabını verir.
 Allahü Teâlâ: Yalan söylüyorsun; sen «yiğit» desinler diye savaştın ve sana «yiğit» dediler de, der. Sonra meleklerin kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.
İkincisi, ilim tahsil edip başkasına da öğreten ve Kur’ân okuyan kimsedir ki, bu da Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilmiş olan nimetleri bir bir sayar ve önüne serer. O da bunları tasdik eder. Ve Allah kendisine: Bu eriştiğin nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar. O da: İlim tahsil ettim, ilmi başkasına öğrettim ve senin rızan için Kur’ân okudum, diye karşılık verir. Allah kendisine: Yalan söylüyorsun, sen ilmi, «alim» desinler diye öğrendin. Kur’ân’ı da «güzel Kur’ân okuyan kişi» desinler diye okudun. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.
Üçüncüsü de, Allah’ın kendisine bolluk verdiği, malların her çeşidini ihsan ettiği kimsedir ki, Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilen nimetleri karşısına çıkarır. O da bütün bunların kendisine verildiğini kabul eder ve Allah sorar: Şu nail olduğun nimetlerle ne yaptın? der. O da: Verilmesini istediğin ne kadar yer varsa, hep o yerlerde ve o yolda dağıttım, diye cevap verir, Allahü Teâlâ: Yalan söylüyorsun. Sen bütün bunları kendine «ne cömerd adam!» dedirtmek için yaptın. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere onu almalarını emreder. Ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.       (Müslim, Tirmizî, Nesei)
Duanın Kelime manası “çağırmak, seslenmek, istemek,sığınmak” Olarak tarif edilmiştir. İslâm literatüründe ise “Kulun,Allah’ın yüceliği karşısında aczini itiraf etmesi, O’ndan sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardım dilemesidir.”(1). Dua istemektir; O halde istemeye yüzümüz olması gerektiğini asla unutmamalıyız Dua,ihtiyacın ‘O’na arz edilmesidir,
tek çârenin O’ olduğu bilinciyle. İsteklere cevabın sadece O’ndan geleceğinin farkında olmaktır Her ibadette aslolan kulluktur. Yani,Allah’ın emirlerini, yine O’nun istediği şekilde yerine getirme bilincidir. Kulluk ise ancak bilinçli yapıldığında anlam bulur. Peygamberimiz s.a.v. ‘Dua ibadetin ta kendisidir’(2) Diye buyurarak, duanın da kulluktan bir parça olduğunu bildirmişlerdir. Duada vazgeçilmez şeyin bilinç olduğu unutulmamalıdır. İstisnasız tüm insanlar duaya muhtaçtır. Esasında varoluş gayemizi anlamlandıran eylemlerimizin başı duadır. Yeryüzüne imtihan için gönderilen insanın, imtihanı başarabilmesi mutlak anlamda Allah’ın yardımı iledir Bu açıdan bakıldığında birer öğrenci durumunda olan bizler, derslerimize çalışmadan, sırf kalbi temennilerle sınıf geçemeyeceğimizin bilincinde olmalıyız. Dua, sadece ağrılarımızın dinmesi, bireysel ihtiyaçlarımızın giderilmesi için bir araç değildir. İmtihan içerisinde olan bizlerin her anlamda O’na muhtaç olduğumuzu, ve yardıma ihtiyamız bulunduğunu bilerek, O’na sığınmaktır. Acziyetimizin farkında olarak O’ndan yardım istemektir. Duayı iki kısma ayırmıştır. 1:Fiili dua. 2:kavli dua. Esasen fiili olarak duanın gereklerini yapmadan,kavli dua kabul olmaz. Fiili dua bedenin eylemi, sözlü duada ruhun eylemidir. İnsan ise bu ikisinden beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. (3) Peygamber efendimiz (sav) en güzel, en sarih örnektir, her konuda olduğu gibi. Bedire gitmiş, gereken tüm hazırlıkları yapmış, bütün önlemleri almış ardından ellerini semaya kaldırmış, yalvarmış, yardım istemiştir. Mekkeli müşriklere tebliğin her çeşidini denemiş, sonrada ellerini kaldırarak onlar için hidayet dilemiştir. Yine Rasulullah(sav) ile geceleyen bir sahabi anlatıyor. ”Kendisine abdest suyu getirdim, bana ”Dile benden ne dilersen” buyurdu.Bende “Seninle cennette beraber olmak istiyorum Dedim. Bana ”O zaman sende kendin için çok secde ederek bana yardımcı ol” Diye buyurdu.(4). Demek ki, sadece söz ile temenni yeterli değildir. Peki bizler ne istiyoruz?. Bizler kulluk bilinci çerçevesinde yeryüzünün ıslahını istiyoruz. Bizler yeryüzünün halifeleri olarak, yeryüzünde zulmün olmamasını istiyoruz O halde fiili olarak üzerimize düşenler konusunda gayretimiz, çabamız nedir? Diye sorgulamamız gerekiyor. Televizyonlara yansıyan zulüm manzaralarını, çayımızı yudumlayarak “Allah’ım onlara yardım et” demek dua olmasa gerek. Bizler cehenneme gitmek istemiyoruz ve elbette cennete gitmek istiyoruz O halde cennetlik bir hayatın, cennetlik bir gayretin içinde olarak, önce fiili duamızı yapmalıyız. Günahımızın affını istiyorsak önce günahları bırakmamız gerekiyor. İbadetlerimizin nasıl olması gerektiğini Rasul’e sormak gibi bir mükellefiyetimiz var. Rabbimiz şöyle buyuruyor.” “Ey Muhammed, s.a.v. de ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (5). Duada da sünnete aykırılık merduttur. Dua ederken; 1:yüksek sesle bağırıp çağırmaya gerek yoktur,çünkü, “Nefislerinize karşı merhametli olun. Zira sizler,sağır birine hitâp etmiyorsunuz”(6) Aracıya da gerek yoktur çünkü”Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fitlediğini biliriz. Çünkü biz size şah damarlarınızdan daha yakınız”(7) 3. İstediğimizin farkında olmak gerekiyor. Çünkü ”İnsan, hayrı istediği gibi (bazen) şerri de isteyebilir. İnsan çok acelecidir”.(7). 4: Duada seciyede yasaklanan hususlardandır.yani kafiyemsi ses benzerlikleri duaya şiirimsi bir hava katmak . Dua yüreğin seslenişine,dilin tercüman olmasıdır. Duanın kabul olmasının şartları Kur’an-ı kerimde, (Dua edin, duanızı kabul ederim), hadis-i şerifte ise, (Rabbiniz kerimdir, kendine açılan eli boş çevirmekten hayâ eder) buyurulduğu halde, bazı dualar niçin kabul olmuyor? CEVAP Duanın kabul edilmesi için bazı şartlar vardır. Duanın kabul edileceğinden şüphe etmemeli, şartlarına riayet edilip edilmediğinden şüphe etmelidir. Gereken şartlara riayet etmeden duanın kabul edilmesini beklemek uygun olmaz. Önce çalışmak, sonra dua dinin esası! Kabul edilir ancak, çalışanın duası! Duanın kabul edilmesi için gereken şartlardan bir kısmı şöyle: 1- Haram lokmadan sakınmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Haramdan sakının! idesine haram lokma girenin kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani] Sad bin Ebi Vakkas hazretleri dedi ki: Ya Resulallah, dua buyur da, Allahü teâlâ, benim her duamı kabul etsin! Cevabında buyurdu ki: (Duanızın kabul olması için helâl lokma yiyiniz! Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua nasıl kabul olunur?) [Şir’a] Yine buyurdu ki: (Duanın kabul olması için iki şey gerekir. Duayı ihlâs ile yapmalıdır. Yediği ve giydiği helâldan olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı dua kabul olmaz.) [Tergibüs-salât] 2- İtikadı düzgün olmalıdır. Sapıkların, mezhepsizlerin, duaları kabul olmaz. Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin duası ve ibadetleri kabul olmaz) buyuruldu. (İbni Mace) Âyet-i kerimenin, duanın tesir edebilmesi için, okuyan ve okunan kimsenin buna inanması ve okuyanın itikadının düzgün olması, Allah rızası için okuması, kul hakkından sakınması, haram yememesi ve karşılığında ücret istememesi şarttır. 3- Uyanık kalble ve kabul edileceğine inanarak dua etmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâya, kabul edileceğine tam inanarak dua ediniz! Biliniz ki, Allahü teâlâ gafil bir kalb ile yapılan duayı kabul etmez.) [Şir’a] 4- Dualarım niçin kabul olmuyor dememelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, duanızı kabul eder. Dua ettim, hâlâ duam kabul olmadı diye acele etmeyiniz! Allah’tan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.) [Buhari] İstenilen şeyin olmaması, duanın kabul olmadığını göstermez. Onun için duaya devam etmelidir! Duanın kabulünün gecikmesinin başka sebepleri de vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mümin dua edince, Allahü teâlâ, Cebraile, “Ben onu seviyorum, isteğini hemen yerine getirme!” Facir, [günahkâr] dua edince de “Ben onun sesini sevmiyorum. İsteğini hemen yerine getir” buyurur.) [İbni Neccar] Şu halde, duanın kabulünün gecikmesi zararlı değildir. 5- Bela gelmeden önce çok dua etmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sıkıntılı iken duasının kabul edilmesini isteyen, refah zamanında çok dua etsin!) [Tirmizi] Ebu İshak hazretlerinden dua istediler. Dua etti. Duasının kabul edildiğini gören bir talebesi, (Efendim, bu duayı bana da öğretin, ihtiyaç halinde ben de edeyim) dedi. Buyurdu ki: (Duamın kabul edilmesinin sebebi, otuz yıldır kıldığım namazlar, ettiğim dualar ve haram lokmadan sakınmamdır.) 6- Duaya hamd ve salevatla başlamalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ey namaz kılan, acele ettin. Namaz kıldıktan sonra dua ederken önce Allahü teâlâya layık olduğu şekilde hamd et, sonra bana salevat getir, sonra dua et!) [Tirmizi] 7- Yalvararak dua etmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Gafil olan kalb ile yapılan dua makbul değildir.) [Tirmizi] Hz. Davud zamanında kuraklık oldu. Halk dua etmek için aralarından üç âlimi seçtiler. Âlimlerden biri şöyle dua etti: (Ya Rabbi, Kitabında kendimize zulmedenleri affetmemizi bildirdin. İşte biz, nefslerimize zulmettik. Senden af diliyoruz. Bizi affet!) İkinci âlimin duası da şöyle: (Ya Rabbi, Kitabında köleleri, azat etmemizi bildirdin. İşte biz kul olarak huzurundayız. Bizleri azat eyle!) Üçüncü âlim de şöyle dua etti: (Ya Rabbi, Kitabında, kapımıza gelen saili kovmamamızı, yüz çevirmememizi bildirdin. İşte biz de sail olarak huzurundayız. Senden rahmet istiyoruz. Bizi boş çevirme!) Duaları kabul olarak rahmet yağdı. 8- Sebeplere yapışmadan istemek kuru bir temennidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Çalışmadan dua eden, silahsız harbe giden gibidir.) [Deylemi] 9- Günah işlemeyen dil ile dua etmelidir. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâya günah işlemeyen dil ile dua edin) buyurdu. Böyle bir dilin nasıl bulunacağı sual edilince, (Birbirinize dua edin! Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir) buyurdu. [Tergibüs-salât] 10- İsm-i azam ve esma-i hüsna ile dua etmelidir. Gafletle dua etmektense hiç dua etmemek daha iyi değil mi? CEVAP Gaflet içinde olduğunu söyleyerek, duayı bırakmak doğru değildir. Kalbine geldiği gibi dua etmek, ezberlediği duayı okumaktan daha iyidir. (Bezzâziyye) Dua dinin direğidir. (Allahü teâlâ indinde duadan daha şerefli bir şey yoktur), (Düşmandan kurtulmak, bol rızka kavuşmak için dua edin! Çünkü dua, müminin silahıdır) hadis-i şerifleri duanın önemini açıkça bildirmektedir. Allahü teâlâdan bir şey istememek ise çok kötüdür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, kendisinden bir şey istemeyene, dua etmeyene gadap eder.) [Tirmizi] Başka bir hadis-i şerifte, (Dua ibadettir) buyuruldu. İbadeti terk etmek ise hiç uygun değildir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Bana dua edin kabul edeyim. [Bana halis kalb ile dua ederseniz kabul ederim.] Bana ibadet etmek istemeyenleri, zelil ve hakir eder, Cehenneme atarım.) [Mümin 60]
Euzu Besmele çekilir ve aşağıdaki Dua Okunur سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ “Sübhanellezi sahhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehu mukrinin” Bu dua arabalara binerken okunur. Tamamiyle Hakkın iradesine teslim olunduğunu ve O'ndan başka sığınalacak hiçbir varlığın bulunmadığını belirtmek için okunur. Zira Resulullah (s.a.v) Efendimiz her ne zaman deveye binse bu duayı okurlardı.
Her şehrin kendine has bir yapısı vardır. Tarihiyle, coğrafi konumuyla, ekonomik durumuyla veya kültürel yapısı ile farklı bir yere sahiptir şehirler. İçinde yaşayanların çoğu zaman farkında olamadıkları bir akışı vardır onların. Herkese ve her kesime ayrı bir dünya sunarlar. Ancak,  İstanbul başka. Bu şehir Peygamberin kutlu müjdesine nail olmuş bir şehir.
Toprağını şereflendiren Ebu Eyyüb-el Ensari’lerin, Fatih Sultan Mehmet’lerin şehri. Mekke ve Medine’nin, Şam’ın, Kudüs’ün, Diyarbakır’ın kardeşi şehir. Tarihiyle ve misyonuyla bütün mazlumların gözlediği bir şehir. Gazze’nin yetimleri, Ramallah’ın öksüzleri bu şehri izliyor ve Suriye’nin mağdurları bu şehirde besleniyor. Bütün şehirlerin akın akın geldiği ve burada hayat bulduğu bir şehir bu şehir. Bir çok medeniyete ev sahipliği yapan İstanbul bir İmparatorluklar şehridir. Tarihin bütün yükünü bir emanet gibi sırtında taşıyan bu topraklar, Türkiye’nin özeti ve Türkiye’nin umududur. 81 İl bayrağının dalgalandığı bir ildir bu il. Her an elde, dilde ve kulaktadır bu şehir. Fatihin emaneti olan bu şehir heybesinde ve kınında rahmet taşıyan aziz bir şehirdir. Tarihin yeniden yazıldığı, çağların kapanıp çağların açıldığı, nice asırları geride bırakan, nice baharları geçen, nice ömürleri tüketen bu şehir canlı gibidir. Dünya üzerinde bir çok ülke gezdim. Bir çok tarihi ve modern yerler temaşa ettim. Roma’sından Kızıl Meydan’ına, Paris’inden, Venedik’ine.  İstanbul gibisini görmedim. İnsan gibi kalp atışları vardır bu şehrin. Sokaklarında nabzını hissedersiniz. Caddelerinde ruhunu görürsünüz. Her yanı tarih kokan bu şehir dosta umut, düşmana korku salar. Yaşamadan anlamak zordur bu şehri. Ömrümün üçte ikisini geçirdiğim bu şehir, doğduğum değil ama doyduğum bir şehir. Şairlere ilham kaynağı olmakla kalmaz, aynı zamanda içinde hissederek yaşayanları da, hasretiyle gurbet elde bulunanları da şair yapar. İçinde doymakla kalmamış, doyarken de kendine ve halkına hizmet etme şansını yakaladım bu şehirde şiirler yazdım ona birikmiş duygularımla. Onunla ağladım kederlerime ve onunla sevindim mutluluklarıma. Kahkahalarımla birlikte gözyaşlarımı da saklar gizli sandıklarında. Kimsesizliğimi onunla giderdim. Dertlerimi ona açtım ve onunla dost oldum uzun yıllar. Görkemli Ayasofya, narin Sultanahmet, gizemli Kızkulesi, altın boynuz haliç, doyumsuz boğaz, şehri üstünde taşıyan yedi tepe, koynundaki adalar, Peygamber dostunun ebedi ikametgahı Eyüp ve daha yüzlerce mekanıyla bir efsane olan bu şehirde güne başlamak fani olan bu dünyada tadılabilecek en güzel hazlardan biridir. Belki yoğun geçen bir hayat içerisinde pek fazla hissetmezsiniz bu şehri. Her hangi bir sebeple ayrılacak olsanız kısa zamanda özlersiniz buraları. Ayrılırken sizi en son yolcu eden ve gelince ilk önce karşılayan odur. İnsanı cezbeden farklı bir yapısı vardır bu şehrin. Memleketin en ücra köşesinde, yoğunluktan uzak, doğa ile iç içe yaşarken bile sizi buralara çeken bir şey vardır çözemezsiniz. Bir kere bu şehrin havasını solumuşsanız bir daha ondan kurtulmanız mümkün değildir. Bir sır mı desem, bir büyü mü desem, bir bağ mı desem bilemiyorum. Bildiğim bir şey vardır o da bu şehrin sevdasıdır. Sevgilinizle kol kola gezerken, babanızla birlikte caddelerinde tur atarken, arkadaşlarına Eminönü’nde balık ekmek ısmarlarken, rüzgarlara karışan ezan seslerini dinlerken, sabah veya akşam trafiğinde işine veya evine yetişmek için çile çekerken başka bir sevda vardır içinizde bu şehre karşı. Ondan şikayeti yine ona yaparsınız ama bir türlü kırılmazsınız ve kopmak istemezsiniz.         Rabbim seni korusun…
    İnce ve alımlısın sevgilimsin İstanbul
     Mahşere dek yanacak kandilimsin İstanbul

                                                                     Kamil çakır  23 / 04 2014
Siyasetçi Şair Kamil Çakır Hocamızın Şiir kitabı "HAZAN" Erguvan Yayınevinden çıktı.
Kamil Çakır hocamın kitabı hakkında kısa bir değerlendirme yazısı; Her bir şiiri evladı gibidir şairlerin. Bir şiirin sevinci yenisi yazılıncaya kadar devam eder ama her birinin sevgisi aynıdır yüreğinde. Hayatın birçok alanında yaşatılırlar. Bir annenin çocuğuna ninni söylerken, bir aşığın sevgilisini överken, bir âlimin topluluğa öğüt verirken kullandığı en güçlü enstrümandır şiir.
HAZAN da böylesi anlamların amatör bir ruhla hayat bulduğu, Edebiyat Dünyası içinde iddiasız naçiz bir eserdir.
Bu ilk göz ağrım olarak gördüğüm eserime hayat veren; bazen bir anlık, bazen uzun süren duyguların birikmesi sonucu kâğıda dökülen ve her birini evladım olarak gördüğüm, muhtevasında benim yazma sebebim dışında kendinizden bir şeyleri bulabileceğinizi ümit ettiğim şiirlerimi sizinle paylaşmaktan onur duyarım.            KAMİL ÇAKIR
Nisan yağmurları ile başlar ilkbahar. Canlıların suya ihtiyacı olduğu dönemde gelirler ve bereket getirirler. Toprak burcu burcu kokmaya başlar bu ayda. Bizi farklı diyarlara götürür nisan yağmurları. Rahmettir, berekettir, umuttur, uyanıştır, sevgidir, şiirdir, şarkıdır, efsanedir, zemzemdir nisan yağmurları.
     Nisan rahmettir dünyaya. Zulmün pençesinde kıvranırken insanlık, bu ayda, Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi teşrif etti dünyaya  Rahmet Peygamberi.
Doğuyu ve batıyı aydınlatan sağanak nur yağmurlarıyla geldi cihana. Kabe’nin içindeki putlarla birlikte devrildi bütün şirk taşları. Küfrün sarayları yerle bir oldu. Semave deresi taştı. Sava gölü kurudu. Bin yıllık küfür ateşi söndü O’nun gelişiyle bu ayda.
     Nisan umuttur canlıya. Uzun kış ve soğuklardan sonra yüzünü gösteren güneşle başlar yeni umutlar. Baharın müjdecisi, soğukların son bulması, tomurcukların açması, ağaçların çiçeklenmesidir nisan.
     Nisan berekettir toprağa. Bereketli yağmurlarla toprağın canlandığı ve yeni hayatlara ev sahipliği yaptığı bir dönemdir. Yağmuru şifadır bedenlere. Su kaynaklarının gökyüzü ile buluşup yeryüzüne dönme zamanıdır bu ay. Onun için bereket ve bolluk nisan yağmurlarını getirir akla. Hadis-i Şeriflere konu olması münasebetiyle nisan yağmuru zemzem gibi değerlendirilir insanlar arasında.
     Nisan kitaptır tamamlanmamış. Dokuz ay hasretle beklenen can parçalarına verilmiştir ismi nisanın. Satır satır işlenmiştir kitaplara nisan suyunun efsaneleri.
     Nisan şarkıdır dillerde, şiirdir gönüllerde. Kavuşamamış sevgililer arasında şifredir damlaları. Sevgi götürürler cananlara. Bestekârlara ilham kaynağı, filmlere konu, ressamlara malzeme, müzisyenlere rehber olmuştur bu yağmurlar. Gözyaşı tanelerinin yağmurla değişim zamanıdır bu ay. Şiirler yazdırır şairlere, türküler yaktırır aşıklara, besteler dizdirir ozanlara nisan yağmurları. 
     Nisan yağmurları efsanedir destansı yazıtlarda.  Yılanın ağzına düşünce zehre, denize düşünce istiridyenin içinde kum taneleriyle inciye dönüşür. “Şifalı” olarak kabul edilen nisan yağmurları kaplarda biriktirilip misafirlere ve hastalara verilir, yemeklerde kullanılır örfüne bağlı yaşamlarda. Biriktirilen yağmur suları nisan tasıyla sunulur gelenlere Mevlana Türbesinde.
     Nisan uyanıştır hayata. Toprağın ve bitkilerin uzun bir uyku döneminden sonra uyandığı ve yeniden hayata başladığı, damarlara ilk deli kanın yürüdüğü, cıvıl cıvıl kuş seslerinin etrafı doldurduğu aydır bu ay. Ayazdan ılığa, kıştan bahara dönüştür nisan. Rüzgarların çölden getirdiği, içinde demir parçacıkları bulunan kum taneleriyle  mucizevi bir şekilde birleşerek yere inip, vücuda zindelik ve enerji kazandırır nisan yağmurları.
     Biraz da soğuk ve fırtına saklar içinde bu ay. Rumi Nisanın 5 i, Miladi 18’inde aşırı soğuk ve fırtına yaptığına inanılır. “Kork Aprilin beşinden, öküzü ayırır eşinden”, “Mard ekini merd olur, Aprilinki derd olur”, “Korkma zemherinin karından, kork aprilin beşinden” gibi atasözlerine de konu olmuş olsa bile geçicidir soğuğu ve gebedir sıcak günlere bu ay.
     Nisan yağmurları sağlıktır, sıhhattir. Tabiatın canlanması ile bitki ve ağaçların çiçek tozları, reçine, çiçek polenleri rüzgâr ve hava akımlarıyla atmosfere dağılır ve yağmurla birlikte yeryüzüne düşer. Rahmeti de içinde barındıran, kısa kısa ama sık sık aralıklarla yağan o yağmurlar altında ıslanmak gerekir. Bereketiyle dolsun yuvanıza bu ay.
                                                                                                                                          Kamil Çakır
Her doğan ölmeye adaydır. Fark bu dünyada ne kadar yaşadığımızdır. Bu kesin sonuca insanoğlu kendini inancına göre hazırlar ve ona göre ölülerine muamele eder. Ölüye, her inancın kendine has muamele şekli vardır. İslam dininin ölüm ve ölüye karşı muamelesi ise Peygamberimiz (S.A.V.) in uygulama şeklidir. Ancak farklı anlayışlar hurafe olarak bu uygulamaların içine girmiş ve zamanla asli görevler unutulur olmuştur.
Vefat eden kişinin ölüm haberini cemaat camiden çıkarken duyurmak, belediye hoparlörü vasıtası ile ilan etmek, gazetelerde sade bir şekilde duyurmak meşru olabilir. Ancak Ezan okunan minarelerden maddi menfaat bekleyerek sala verip ölüm ilanı yapmak dinen caiz değildir. Ölüm haberini alınca sabırla إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ  diyerek Allah’a sığınmak gerekir. Bağırıp çağırarak, saçını başını ve elbisesini yırtarak ağıt yakmak dinimizce yasaklanmıştır. Bu tavır aynı zamanda ölüye azap veren bir tavırdır. Vefat eden şahsın yıkanması ve kefenlenmesinin farz-ı kifaye olduğu konusunda müctehidler ittifak etmişlerdir. Varsa borçlarının namazı kılınmadan ödenmesi ise sünnettir. Bütün mezheplerin ittifak ettikleri bir konu da cenaze namazıdır. Farz-ı kifaye olan cenaze namazı günün her saatinde kılınabilir. İslam müctehitlerinin çoğunluğuna göre her kişinin namazı kılınır.Hanefi fıkhına göre devlete başkaldırıp savaşırken ölen asiler, Haksız yere kabilecilik gayretiyle kavga edip ölenler, yol kesip şehir basıp soygun yapan eşkiyalar ve ana babasından birini öldürenlerin cenaze namazları kılınmaz. Ölünün başında uzun uzadıya nutuk çekmek İslami değildir. Dinen uygun olan techiz ve definde acele davranmaktır. Ölü için iyi veya kötü diye şahitlik etmek yerine, Allah rahmet eylesin dilekleriyle defni gerçekleştirmek gerekir. Canazeyi musalladan kabre götürürken, ölümü düşünmek, sükuneti muhafaza etmek, gülüp eğlenmemek, çalgı ve çelenk gibi hareketler uygun değildir. Cenazeyi taşırken ve kabre indirirken ”Bismillahi ve ala milleti Rasulillah” demek müstehabtır. Kabrin yerden bir iki karış yüksek ve kerpiçle yapılması uygun görülmüştür. Kabrin mescid gibi ve kireç, mermer , taş ve benzeri malzemelerle yapılması caiz görülmemiştir. İsrafa sürükleyen tarzda şaşaalı yapılan mezarlar da böyledir. Definden sonra  bir müddet kabir başında beklemek, dua ve istiğfar ile meşgul olmak sünnettir. Ölenin hatırasına hürmeten üç gün süren yas meşru sayılmıştır. Yakınını kaybeden kişiyi taziye etmek müstehabtır. Akraba ve komşuların, ölünün kendi ailesine bir günlük yemek hazırlayıp götürmeleri de müstehabtır. Ölünün kendi ailesinin gelenlere yemek hazırlayıp ikram etmesi cahiliye adetlerindendir. Ölümü  ve ahreti hatırlamak, dualarla ölüyü haberdar etmek ve istifadesini sağlamak , salih kişilerin kabrini ziyaretle yüce duygulara bereket sağlamak ve  ibret almak için kabir ziyaretleri meşru sayılmıştır. Kabri öpmek, yüzünü gözünü sürmek, etrafını tavaf etmek, onlardan bir şey dilemek bid’attır, memnudur. Diri ve ölü müminlere dua edilmesi gerektiğini ifade eden ayetler mevcuttur. (Haşr 10) . Peygamber efendimiz ölüler adına yapılan sadakaların makbul olduğunu  teyit etmiştir. Ölünün adına  yapılan,bedeni ibadetlerin dışındaki mali ibadetlerin makbul olacağı ekseri kanaattir. Definden sonra kabirde yapılan telkin konusunda kesin bir kanaat yoktur. Bid’at olduğunu sayanlar olduğu gibi kararsız kalanlar da olmuştur. Toplumda iyiden iyiye yer eden bu bid’atın  terkini  beklide zamana bırakmak gerekir. Kabir yanında namaz kılmak, kabirlerin üzerine mescid yapmak, kabrin etrafını mescid haline getirmek, kabirlerde mum ve ışık yakmak dinen yasaklanmıştır. Maddi bir beklenti hariç ölü namına pazarlık veya ücret mukabilinde Kur’an-ı Kerim  veya mevlid okumak veya okutmak  caiz  değildir. Ölünün dini borçlarından kurtarmak için fukaraya nakdi bedellerini vermek ve bunu da hibe yoluyla tekrar geri alıp bu düzenekle artırmak (ıskat ve devir) tamamen batıl olup sünnette yeri yoktur. “Üçüncü,kırkıncı,elli ikinci geceler” gibi özel gün ve geceler ve bu gecelerde yapılacak dualar diye bir şey yoktur. Dinen bunlar da yasaklanmıştır. İslam’ı bidatlerle değil de esaslarını ihya ederek yaşamak ve yaşatmamız gerekir. Yoksa zamanla yeni bir din icat eder ve aslını unuturuz. Bu da bizim dine ve insanlığa vereceğimiz en büyük zarar olur. Allah bu türlü hallerden emin eylesin. Amin. Kamil Çakır

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *

Ziyaretciler

Günün Hadis-i Şerifi

Geçmiş Yazılar