19 Kas 2014


Kim kimden uzun, kim kimden kısa.
Boyda mı sorun o belli değil.
Kime  inandık, kimlere kandık.
Kim Kimle? nerde? O belli değil.

Hizmet aşkı mı? Makam aşkı mı?
Mevki aşkı mı, o belli değil.
Kâfir’e kucak, mü’mine tuzak
Tuzaktaki kim? o belli değil.


İnanandan al, malıyla güçlen.
Kimden güç aldın, önemli değil.
Şer odaklarla iş birliği yap.
Ülke kaybetmiş, önemli değil.

İnsan yetiştir, Hak hizmeti de.
Her bir haltı ye, önemli değil.
Bir el uzansa bir garip için.
Önüne set ol önemli değil.

Ne olur bilmem ülkemin hali?
Ne, niçin, neden? o belli değil
Hizmet uğruna yola düşenler.
Kime hizmette o belli değil.

                                Garip kul / 14 / 02 / 2014

11 Kas 2014

Hazreti Ömer ve Sa'd İbni Vakkas Hazretleri, İran'a at satmaya gitmişlerdi. İran'a vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan bir kısım genç görüp seyre daldılar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunun farkına varan gençlerden birisi yanlarına gelip "sizi gidi Bedeviler" gibi sözlerle hakaret ettikten sonra, satmak için getirdikleri ve üzerine bindikleri Arap atlarını ellerinden zorla aldılar.
Hazreti Ömer ve Sa'd ibni Ebi Vakkas Hazretleri ticaret maksadıyla geldikleri şehre üzgün ve  kederli bir vaziyette girdiler. Yanlarında yiyecek bir şeyleri olmadığı gibi paraları da kalmamıştı. Aç susuz akşam olmasını beklediler. Akşam olunca da bir hana vardılar. Kapıdan girer girmez hancı, misafirlerin yabancı olduğunu ve üzüntülü olduklarını anladı. Neden üzüntülü olduklarını sordu. Hazreti Ömer daha üzgün görünüyordu. O hiç konuşmadı. Sa'd ibni Ebi Vakkas Hazretleri ise başından geçenleri hancıya dert yanarak anlattı. Hancı misafirlerini dinledikten sonra:
- Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı buldurur, yahut bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre elinizden atları alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o mutlaka bu meseleyi halleder, diyerek teselli verdikten sonra:
-Her sabah hükümdarımız pazar yerinde halkın önünden geçer ve halk ona dert ve dileklerini bildirirler. O da ne icab ediyorsa hemen yapar. Siz sabahleyin hemen pazar yerine gidin vaziyeti anlatın dedi.
Sabah, Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye başladılar. Biraz sonra hükümdar yanında tercümanları olduğu halde geldi. Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni hemen orada yapıyor veya yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve Sa'd ibni Ebi Vakkas'a geldi. Onlarda başlarından geçenleri anlattılar., atlarının bulunup geri veilmesini dilediler.
Hükümdar bunları dinleyince yüzü çok asıldı ve üzüntülü olduğu her halinden belli idi. Bir kese altın verdi ve atlarının da bulunacağını söyledi. Hükümdar tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların hükümdarın oğlu olduğunu söylememişti. Hazreti Ömer ve Sa'd ibni Ebi Vakkas Hazretleri yine akşam kaldıkları hana geldiler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı, karınları da toktu. Hancının parasını verdiler, o gece de orada kalıp sabahleyin yola çıkmayı düşünüyorlardı. Hancı ne olduğunu sordu. Onlar hükümdarla görüştüklerini ve atları bulacağını söylediler, dedi.
Hancı birden öfkelendi ve :
-Demek kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor, dedi.
Sabah oldu bu sefer hükümdarın karşısına hancı çıkıp:
-Hükümdarım, suçu işleyen başkası olur ceza verirler de, sizin oğlunuz olursa cezasız kalır öyle mi? dedi.
Nuşirevan bunu duyunca rengi değişti ve çok sinirlendi ve şöyle emretti:
-At sahipleri yarın şehri terketsinler... Fakat biri şehrin kuzey kapısından, biri de güney kapısından çıksın dedi.
Sabah oldu ve atların değerinden fazla para verdi. Hazreti Ömer ve Sa'd ibni Ebi  Vakkas Hazretleri şehri terkediyorlardı. Bir de ne görsünler, şehrin bir kapısına atı alan genç, diğer kapısına ise hükümdara yanlış bilgi veren tercüman asılmışlar ve cesetleri ipte sallanır halde...
     (Not: Ne yazıktır ki, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamıştır. Efendimiz (s.a.v.) imansız gittiklerine üzüldüğü isimler arasında bu hükümdarı da saymıştır.)
Aradan zaman geçti, Hazreti Ömer Halife oldu, Sa'd ibni Ebi Vakkas ise Mısır valisi oldu. Mısır'ı İslamlaştırma gayesiyle bir de cami yapılacaktı. Bu camiye en müsait yer ise bir yahudinin arsası idi. Mısır valisi yahudinin yerine cami yapımına başladı. Yahudi çaresiz bir şekilde düşünürken müslümanlardan bir zat:
-Nedir senin bu halin? diye sordu.
O:
-Bir evim vardı, başka bir şeyim yoktu. Vali şimdi oraya cami yapıyor. Ben ne yapabilirim? Şimdi açıkta kaldım, dedi.
Müslüman ona:
-Sen git Medine'ye... Orada Halife Ömer vardır. Derdini ona anlat. Senin derdine mutlaka bir çare bulur, dedi.
Yahudi daha islamiyetin nasıl bir din olduğunu bilmiyordu. Medine'ye vardı. Halife'yi sordu, bahçede çalıştığını söylediler. Gitti Bahçeyi buldu. Baktı ki, orada bir adam çalışıyor. Yanına yaklaşıp:
-Ben Halife Ömer'le görüşmek istiyorum, dedi.
Ona göre hükümdarın tarlada ne işi vardı. Karşısındaki:
-Derdini anlat! Ömer benim, dedi.
Yahudi derdini anlatıp, bir çare bulunmasını söyleyince Hazreti Ömer, öfkeli bir şekilde, bir kemiğin üzerine bir şeyler yazıp adamın eline verdi:
-Götür bunu valiye ver, dedi.
Yahudi bu yazışmadan pek bir şey anlamamıştı. Bundan bir şey çıkmaz, diyordu kendi kendine...
Mısır'a gelip kemiği Sa'd ibni Ebi Vakkas'a verince, vali çok korkmuştu. Hemen evi eskisinden daha güzel bir şekilde tamir etti ve yahudiye verdi. Hem de onu memnun etmek için bir miktar da yardımda bulundu. Hazreti Ömer'in gönderdiği kemiğin üzerinde sadece şu iki kelime yazılı idi:
-Sa'd ibni Ebi Vakkas Ben Nuşirevan'dan daha adilim!...
       Umarım yaşanılan bu iki olay;  Devlet reisinden, Belediye reisine kadar, mahalle reisinden, aile reisine adar hepimizin sorumluluk taşıdığımız kimselere karşı  ne kadar adaletli olmamız gerektiği konusunda bizlere örnek olur. Zira   Abdullah b. Ömer (r.a)'ın naklettiği bir hadiste Allah Rasûlu pygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:  "Hepiniz çobansınız ve hepiniz mahiyetiniz  altındakilerden sorumlusunuz. (ila ahiril hadis

10 Kas 2014

Soru:
Gusül Abdest'i Nasıl Alınır?
Cevap:
Gusül, Allâh-ü Teâlâ'nın emrettiği, hem maddi hem de manevi temizlik şeklidir. Namazın doğru olması için, abdestin ve guslün doğru olması lazımdır. Cünüb olan erkek olsun kadın olsun Her Müslümanın gusül abdesti alması farzdır.
Herhangi bir kadın hayzdan ve nifasdan kurtulmuş ise ve namaz vakti daha çıkmamış ise, vakti çıkmamış namazı kılmak için gusül abdesti alması farzdır. Gusül abdesti boy abdesti olarak da bilinir.
Namaz kılan ve kılmayan herkes, bir namaz vaktini cünüb geçirirse, çok acı azab görecekdir. Su ile yıkanmak mümkün olmazsa teyemmüm etmelidir. Cünüp olan kimse, ilk fırsatta gusletmeye çalışmalıdır. Bu durumda, ancak içinde bulunduğu namaz vaktinin çıkmasına kadar izin vardır; guslün daha fazla geciktirilmesi günah olur.

"Eğer cünüp iseniz iyice yıkanıp temizlenin" (Mâide sûresi, 6)

GUSÜL ABDESTİ NASIL ALINIR:
- Gusletmek isteyen bir kimse, banyoya girmeden ''Eûzü- Besmele'' çeker ve sol ayağı ile banyoya girer (Eğer banyoya girdikten sonra Besmele çekmek gerekirse kişi, Besmeleyi ağız kıpırdatmadan içinden çeker).

- "Niyet ettim Allah rızası için gusül abdesti almaya" diye niyet eder.

- Önce avret mahallini temizler.

- Güsle başlamadan namaz abdesti alır.

- Bundan sonra ağzına üç kere dolu dolu su alır ve her defasında ağzını boğazına kadar gargara yapmak sûretiyle çalkalar (Oruçlu ise boğazına su kaçmamasına dikkat eder).

- Sonra burnuna üç defa kuvvetlice su çekerek burnunu temizler, buradaki ölçü, çekilen suyun burnu sızlatacak derinlikte olmasıdır.

- Önce başa, sonra sağ omuza, sonra sol omuza su dökülür, bu işlem üç defa tekrarlanır.

- Daha sonra bedende hiç bir yer kuru kalmayacak şekilde bütün vücut ovalanarak yıkanır. Göbek boşluğuna ve küpe deliklerine su gitmesi sağlanır bu hususa azami dikkat edilmelidir.

- Ayak altında su birikmiş ise, çıkarken ayaklar yıkanır.

- Daha sonra sağ ayak ile gusledilen yerden çıkılır.

GUSÜL ABDESTİNİN FARZLARI:
- Ağza su alıp boğaza kadar çalkalamak.
- Burna su çekip yıkamak.
- Bütün vücudu ıslanmayan yer kalmayacak şekilde yıkamak.

GUSÜL ABDESTİNİN SÜNNETLERİ:
- Gusüle niyet etmek.
- Besmele ile başlamak.
- Bedenin bir tarafında pislik varsa onu önceden güzelce temizlemek.
- Avret yerini yıkamak
- Gusülden evvel abdest almak.
- Bedenine üç defa su dökmek ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak.
- Su dökünmeye baştan başlamak, sonra sağ omzuna, sonra sol omzuna dökmek ilk defa döktüğü          zaman bedeni ovmak ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak.
- Ayağının olduğu yere su birikirse, abdest aldığı zaman ayak yıkamasını sonraya bırakmak…

BÜLUĞ ÇAĞINDAKİ KİMSEDEN ÜÇ ÇEŞİT SIVI HASIL OLUR:
- Meni,  - Mezî,  - Vedî

Bu sıvılardan guslü gerektiren yalnızca MENİ'dir.

Meninin üç özelliği vardır:
- Sıçrayarak çıkması,
- Hazzın hasıl olması.
- Yaş iken hamur kokusunu, kuru iken yumurtanın beyaz kısmının kokusunu vermesidir. 

Mezî: beyaz ve ince bir su olup şehvet hissi galebe çaldığı anlarda meydana gelen bir sıvıdır.
Vedî: idrardan sonra çıkan katı ve beyaz bir sıvıdır.
 “vedi” ve “mezi”den dolayı gusül gerekmez.
Şehvetten dolayı kadından gelen ıslaklığa ise "kazi" denilmektedir.
 Bundan dolayı sadece abdest bozulur ancak orucu bozmaz ve gusül gerekmez.

GUSLÜ GEREKTİREN HALLER:
Guslü gerektiren hal cünüblüktür. Ayrıca kadınların hayız ve nifas halinin sona ermesidir. Cünüblük hali ise, Tenasül organından meninin şehvetle atılmasından ve cinsel ilişkiden meydana gelir.
         Şehvetle yerinden ayrılan ve şehvetle dışarıya atılan bir meniden dolayı gusletmek gerekir. 
Bakmak ve dokunmak suretiyle şehvetle gelen meniden dolayı da gusletmek gerekir.
         Cinsel ilişki halinde tenasül organının sünnet yeri veya o kadar bir kısmı içeri girmişse, meninin gelip gelmemesine bakılmaz. Böyle bir durumda erkeğin de  kadının da gusl etmeleri gerekir. 
         Uykudan uyanan kimse, yatağında, çamaşırında veya bedeninde bir yaşlık görünce bakılır: Eğer rüyada cinsel ilişkide bulunduğunu hatırlıyorsa, gusletmesi gerekir. Yaşlığın meni olup olmamasında şüpheye düşmesi bir önem taşımaz. Ancak ihtilâm olduğunu hatırlamadığı takdirde, gelen akıntının mezi olduğunu anlıyorsa, gusl etmesi gerekmez. Fakat meni olduğunu biliyor veya şübheye kapılıyorsa, gusletmesi gerekir. İhtiyata uygun olan da budur.
         Yatağından uyanıp kalkan kimse, ihtilâm olduğunu hatırladığı halde, tenasül organında bir yaşlık görse gusletmesi gerekir. Ayakta veya oturduğu yerde uyuyan kimse, uyanıp da bu organında bir yaşlık görse, bakılır: Eğer bu yaşlığın meni olduğuna kanaatı varsa veya uyumadan önce bu organı hareketsiz bir halde idi ise, gusletmesi gerekir. Fakat böyle bir kanaatı yoksa ve tenasül organı da önceden uyanık durumda idi ise, gusletmesi gerekmez. Bulunan yaşlığın mezi olduğuna hükmedilir. Çünkü organın uyanık olması, mezinin çıkmasına sebeb olur.
         Sarhoş veya bayılmış olan bir kimse uykusundan uyanıp da, kendisinde meni bulacak olsa, gusletmesi gerekir. Mezi bulacak olsa yıkanması gerekmez.
         İdrarını yaparken, tenasül organı uyanık olduğu halde meni gelse, yıkanması gerekir. Organ uyanık olmayınca, gusletmek gerekmez, çünkü uyanıklık şehvetin bulunmasına delildir.
         Bir erkek veya bir kadın rüyada ihtilâm olsa da, meni dışarıya çıkmış olmasa, yıkanmak gerekmez.
         İhtilam olan veya cinsel ilişkide bulunan bir kimse, idrarını yapmadan veya çokça yürümeden veya yatıp uyumadan yıkansa da, sonra kendisinden meninin arta kalan kısmı çıkacak olsa, ikinci kez yıkanması gerekir. Fakat idrarını yaptıktan veya epeyce yürüdükten veya uyuduktan sonra şehvetsiz olarak gelecek meni guslü gerektirmez. Çünkü bu durumda o meni, yerinden, şehvet olmaksızın ayrılmış bulunur. Yine bir kadından, yıkandıktan sonra, kocasının menisi çıkacak olsa, tekrar gusletmesi gerekmez.
         Bir yatakta yatıp uyuyan iki kimse, uyandıkları zaman ihtilâm olduklarını hatırlamayarak yatakta meni gibi bir yaşlık görseler veya kurumuş meni görüp de o yatakta kendilerinden önce başka bir kimse yatmış olsa bu durumda meninin kime ait olduğu bilinmese, her ikisinin de ihtiyaten yıkanması gerekir.
         Şehvet olmayıp da döğülmeden, ağır bir yük kaldırmadan ve yüksek bir yerden düşmeden dolayı meni gelmesiyle gusül gerekmez.
         (İmam Şafiî'ye göre bu hallerde de gusül gerekir.)

5 Ağu 2014

Orta Karadeniz seyahati esnasında Sinop’u da ziyaret eden siyasetçi yazar KAMİL ÇAKIR’IN kaleminden “Denizin Surları Öptüğü Kent: Sinop” başlıklı yazı
                                                                Her şehrin kendine has bir yapısı vardır. Tarihi başlangıcı ve süregelen hayatı ile farklılıklar sunar insanlara.
İçinde acılar ve mutluluklar yan yanadır çoğu kez. Bir insan gibi yaşarlar adeta. Doğarlar, büyürler, gelişirler ve ölürler.
Ölen insanlar gibi gömülürler de bazen. Yüzyıllar sonra kalıntıları çıkarılır toprak altından. Yani yaşayan canlı gibidir şehirler.
Yaşayan şehirler içerisinde belki de en yaşlısıdır Sinop. Antikçağdan beri devam edegelen bir hayatı vardır onun. Helen, Roma, Bizans, Selçuklu gibi misafirleri olmuştur bu şehrin. Yeşille yaşamış ve mavi ile doymuş bir şehirdir bu şehir. Karadeniz’in en uç noktası olması dolayısıyla Türkiye’nin kaptan köşkü gibidir.
Doğanın engin yeşilliği arasından çıkıp şehre girerken, surların yanında elinde feneriyle karşılar sizi Diyojen. Kalpazanlık suçundan sürgün edildiğini hatırladığımızda adeta karşıdaki tarihi ceza evinden kaçmış ve yolunu arayan suçlu görüntüsü sergilemektedir. Yarımada şekliyle denizin içine girmiş şehir, hırçın Karadeniz'e sunulmuş emzik gibi durmaktadır. Bir yanında bu hırçın dalgaları sakinleştiren Karadeniz’i yansıtan dış liman, diğer yanında rüzgarsız ve sakin duruşuyla Akdeniz’i anımsatan İç Liman. Taliplisi çok olan genç kız gibi arzuları kabartmakta olan bu mekan, güzelliğinden dolayı tarih boyunca bir çok istila görmüştür.
Sinop’la özdeşleşmiştir tarihi cezaevi. Nice hayatlar sönmüş karanlık odalarında ve nice umutlar bağlı kalmış zindandaki zincirlerinde. Şiirler, romanlar, yazılar yazılmış aşılması zor surlarla çevrili taş duvarların arasında. Kalenin içinde gizlenmiş hayat yutan bu mekanda dolaşırken, dalga seslerini duyup ona dokunamamanın, doğanın kokusunu alıp ona ulaşamamanın, yüreğindeki bin bir umutla, umutların söndüğü zindanlarda kalmanın ne demek olduğunu anlıyorsunuz. Hasretler, nefretler, özlemler, sevgiler, aşklar, intikamlar, cinayetler ve hulasa duvarlara kazınmış bütün duygular, yıllar sonra gelecek nesillere aktarılmayı bekliyor. Bir umut diye dikilen ağaçların gölgesi serinletmiyor duygu yüklü gönülleri. Bütün suçluların cezasını yüreğinizde hissederek ve gönül dünyanız karmakarışık bir şekilde Sinop hapishanesinden, en kısa süreli bir mahkum olarak, “Aldırma gönül” diyerek ayrılıyorsunuz.
11 top yatağı, cephanelik, asker koğuşu ve mahzenlerden oluşan yarım ay şeklindeki Paşa Tabyası, yarımadanın güney ucunda tarihten dersler vermektedir Osmanlı torunlarına. Osmanlının savaş ve savunma konusunda ne denli gelişmiş olduğunun resmidir bu tabyalar. Bu tabyalar, şehri yer altından fırdolayı dolaşan dehlizleri ile insanların ve şehrin güvenliğini, onları rahatsız etmeden sağlamanın en güzel yoludur adeta.
Tarihe tanıklık ediyorsunuz müzesinde Sinop’un. Yüzlerce yılı üç beş dakikada bir film gibi izliyorsunuz dolaşırken. Yaşayan tarih gibi karşılıyor sizi Etnografya Müzesi. Deniz şehitliğinde Fatihalar yankılanıyor kulaklarınızda. Doğa harikası Hamsilos koyu sonunda bir gelin edasıyla bekler sizi Akliman. Yarımadanın üstünde gün batımını izlerken uzaktan, Türkiye’nin en kuzey noktası İnceburun’dan göz kırpıyor size deniz feneri. Şehitler Çeşmesi’nden içtiğiniz suyun bedeli şehit askerlerin cebinden ödenmiştir yıllar önce. Ölüm hariç her şeyden emin olduğunuz hissi uyanır sizde Kalenin içinde iken. Farklı dinlere saygının timsalidir Balatlar Kilisesi’ne gösterilen ihtimam. Fethin sembolü gibi karşılar sizi Alaaddin camii. Peygamber kokusu alırsınız Seyyid İbrahim Bilal Hazretlerinin cami ve türbesinde. Din ve tarih bütünlüğü sinmiştir camilerine. Şehir manevi koruma altına alınmıştır türbeleriyle. Tekne turu ile şehri avuçlarınızın içinde hisseder, ayrılmak istemezsiniz. Dünyada eşi olmayan peş peşe 28 şelaleden oluşan Erfelek Tatlıca şelaleleri birdir bir oynayan çocuklar gibidir. Dev ağızlı yılana benzer İnaltı mağaraları. Soğuk ve sessiz. Orman Akgöl’ü, Akgöl içindeki balıkları gizler. Doğayı adeta kucaklamıştır Ayancık. Un kokuları gelir ahşap değirmenlerinden. “Ezelidir deli gönül ezeli” şarkısını terennüm eder yaşlıları. “Muallim” türküsü naziredir delikanlıların ağzında.” Tini mini Hanım” sözleri ne de yakışır kızların hallerine. Tarihin her türlü gemisinin modelini bulabilirsin dükkanlarında. İçinizi ısıtır keten dokuma kumaştan yapılmış elbiseleri. Sevgi ile yoğrulmuştur mantı hamuru ve özenle sunulmuştur Teyzelerin ve Halaların sofralarında. Çiftetellisi doldurur düğünlerinde gönül dünyanızı. Her şeye rağmen mutludur insanları.
Atatürk’ün deyimiyle “Ne olurdu Sinop’un yarı güzelliği Ankara’da olsa.”
Selam sana yeşil ile mavinin buluştuğu yeryüzü cenneti…
Selam sana tarihin, denizin, güneşin ve kumun birleştiği şehir…
Selam sana kuzeyin parlayan yıldızı ve Antik Kenti…
Selam sana yürüyen insanlar şehri…
Selam sana mantı cenneti şehir…
Selam sana zindan diyarı şehir…
Selam sana Karadeniz’in incisi şehir…
Selam sana Sinop.

                               Kamil Çakır 05.08.20014

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *

Ziyaretciler

Günün Hadis-i Şerifi

Geçmiş Yazılar